TKY (Toplam Kalitesiz Yönetişim)

Bin dokuz yüz seksenli yılların sonunda, Deming’in işletmeler düzeyinde geliştirdiği Toplam Kalite Yönetimi (TKY), üretimde “müşteri memnuniyetini” özeğe alan bir kuramın uygulaması olarak mal ve hizmet üreten kurumlarca hızla benimsendi. Milli Eğitim Bakanlığı da kitlesel boyutta, yığın ölçekte eğitim hizmeti üreten bir kuruluş olarak “KalDer” (Türkiye Kalite Derneğinin) kılavuzluğunda “Eğitimde Toplam Kalite Yönetimi” projesini merkez örgütü ve tüm birimlerinde uygulamaya başladı. Okullar yönetmelikler, yönergeler, kurslar, seminerler, belgelendirme, ödüllendirme etkinlikleri içinde kaldılar. Öğrenciyi, veliyi müşteri; eğitim hizmetini ürün, mal gibi gören okullar müşteri memnuniyeti kaygısı ile bir anda öğrenim, eğitim faaliyetleri yerine TKY dosyalarının içine, denetim raporlarına gömüldüler; emek, insan, zaman, madde kaynaklarını salt kalite belgesi alma sürecine seferber ettiler. Eğitimde/okullarda TKY uygulamaları, iki bin yirmili yıllarda unutuldu, bitti. Bugün Bakanlık merkez teşkilatı ve eğitim kurumlarının kalite, düzeyleri ne ise, bir bakıma fırtına gibi gelip geçen, bürokratik boyutu ağırlıklı, “Eğitimde Kalite Yönetimi” uygulama girişimlerinin etkisini yansıtır mı? Konuşulabilir.

Eğitimde kalite arayışı daha doğrusu “kalite sorunu,” özellikle 21. Yüzyılın başından beri Türkiye eğitim sisteminin yaftası olmuştur. Okul binalarının, öğretmenlerin, okul yöneticilerinin, mezunların, programların kalitesi v.b. hep sorgulanır ve genel kanı hemen her zaman: “kalitenin giderek düştüğü” görüşünde toplanır. Son olarak YÖK (Yüksek Öğretim Kururlu) 11 Şubat 2022 günlü kararı ile “Yükseköğretim Kurumları Sınavından” (YKS) ön lisans ve lisans programlarını tercihte 150 ve 180 olan TYT (Temel yeterlik testi) ve AYT (alan yeterlik testi) baraj puanları şartını kaldırılma kararı aldı. Bir anda kaynaklardan kaynaklara (medyadan medyaya) dökülen değerlendirmeler: “Yükseköğretimim kalitesi düşecek/düşüyor.

Altmış yıldır eğitimin, özellikle eğitim yönetiminin hemen her düzeyindeki bir akademisyen olarak bu ön yargılamanın, “Yükseköğretimde kalite düşecek” değil de “Yükseköğretimde kalite daha da düşecek” biçiminde dillendirilmesinin uygun olacağını düşündüm; ancak kararı veren Yüksek Öğretim Kurulu’nun, saygınlığı en üst makamlarca onanmış, üniversite içinden ve dışından gelen üyelerden oluştuğunu da düşünerek, “nasıl olur da böylesine sırf yüksek öğretimde kalite için tahkim edilmiş bir Kurul, yüksek öğretimde kalitenin daha da düşeceğinin farkına varmamış olabilir ki? Alınan kararın gerekçelerini ve aşamalarını tam bilmiyoruz, örnekse karar öncesinde bir çalışma grubu oluşturuldu mu, gündem üyelere ne kadar süre önce ulaştırıldı, müzakerelerin kapsamı ve ağırlıklı görüşler nelerdi, karara aykırı not yazan üye(ler) oldu mu? Bunlar benim bilgisiz alanlarım.

Bu denli yaygın etkileri olacak bir kararın en üst birimlerin, makamların bilgisi veya önerisi dışında alınmasını düşünmek devlet/kamu yönetim anlayış ve işleyişine aykırıdır. İşlevselliği tartışılabilir ancak, TCCB Eğitim Öğretim Politikaları Kurulu’nun bu konuda Sayın Cumhurbaşkanı’na bir rapor veya öneri sunmadığını düşünmek, Kurulun kuruluş amacı ile uyuşmaz. Sonuç olarak böylesine stratejik bir Kurulun, yüksek öğretimin kalitesini daha da düşürecek bir öneriyi de TCCB’na sunduğunu düşünmek yersiz olabilir.

Karardan etkilenecekler bireyler, gruplar ve kurumlar kararı benimsemiş gibi görünüyor. Üniversitelere girdi sağlayan ortaöğretim kurumlarının, özellikle özel liselerin sessizliğinde, YKS sonuçları açıklandıktan sonra duvarlara asılacak “bez duyurularda” öğrenci isimlerini “kazananlar” yerine, “yerleşenler” olarak daha uzun listelerde duyurulacağı ve bunun kurumsal başarı olarak yorumlanacağı beklentisi var gibi. Diğer yandan karar, politikacıların geçmişte zaman zaman kullandıkları puan indirme uygulamasını özel bir “ödül” olmaktan çıkarmış; politik birim ve kişileri baskı altına alma girişimlerini de ortadan kaldırmıştır.

Üniversite giriş sınavı gibi sıralama amaçlı sınavların geçerlik güvenirlikleri hiç bir zaman “tam”, “mükemmel”, “tartışılmaz” değildir. Gruplar için hazırlanmış her sınav bir anlamda geneldir, katılanların özel koşullarının tümünü karşılamak gibi bir yapıya sahip olmaları da mümkün değildir. Bu nedenle bir gencin bedensel ve duygusal güncelliğini karşılayacak bir sınav içeriği ve konumu şimdiye kadar başarılmış değildir. Sınavların bu özellikleri nedeniyle güncel durumlara bağlı başarıların bireyin gerçek başarısı olmadığı kabul edilirse, puanının alt, üst sınırlarının belirsizliği buna bağlı olarak gereksizliği de ortaya çıkmış olur. “İki puanı daha olaydı belki çocuğumun hayatı değişirdi” diyordu veli; doğrudur. Yaşamın bazı kırılma noktaları vardır bunun yolunu açmak gerekirdi. Öğrencilerin ve anne babaların bilmeleri gereken bir noktayı YÖK başkanı vurguluyor: Herhangi bir programa başvuranlar kontenjan nispetinde başarı sırasına göre yerleştirilecek, önceki senelerde olduğu gibi.

Türkiye yükseköğrenim kurumları sayısı bakımından zengin bir ülkedir. Az olanın, ulaşılması zor, pahalı olanın kıymetli, değerli olacağı yargısı “insan kıymeti” için geçerli olmayabilir, her çocuk, genç, yetişkin, yaşlı, engelli insan kıymetlidir. Vakıf ve devlet üniversitelerinin varolan bir kısım fiziki imkanları ve öğretim elemanlarının da işe koşulması ulusal ekonomik hesaplamalara etki edilebilecek düzeyde olabilir. Bu kurumların boş kapasitelerinin kullanıldığında nasıl bir sonuç vereceği önyargısı, üniversite giriş sınavlarında gösterilen performansın (alınan puanların) tüm yüksek öğrenim süresince ulaşılacak başarının göstergesi olacağı varsayımına dayanır. Bu henüz kanıtlanmamış bir varsayımdır.

Daha Bir Diyeceğim Şu ki: Hiçbir yükseköğretim kurumuna yerleşemeyen gencin, gelişimi için uygun alanlar oluşturmak, genişletmek, düzenlemek, çeşitlendirmek yönetimden beklenir.

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

Bir Cevap Yazın