Yetmiş Yıl Sonra Bir Kitabı Okumak

Beş yıldızlı, uluslararası kalite ödüllü bir sahil dinlenme tesisinden neler beklersiniz? Güler yüzlü sıcak bir karşılama, tertemiz, sakız gibi yatak ve banyo takımları, mükemmel bir lokanta, sınırsız meşrubat; beyaz bayraklı, sakin, ince sapsarı kumu ile deniz? Evet, zor tatmin olan bir müşteri olarak daha başka hizmetleri de bekleyebilirsiniz. Örnekse hemen her gün belli saatlerde değişik eğlence ve sahne gösterileri ile özel sağlık birimlerinde cinsiyet ve yaşlara uygun sağlık hizmetleri sunumu, geniş salonlarda hemen her isteği karşılayacak biçimde düzenlenmiş oturma, dinlenme köşeleri gibi. Kumsalda, tenteler altında, özel tasarlanmış iskemlelerine uzanmış güneşlenen konukların ortak bir özelliğini gözlüyorum: Okuyorlar; gazete, dergi, tanıtım dokümanları, haritalar ne olursa, ama özellikle kitap okuyorlar.

Otele girişte geniş ve rahat dinlenme amaçlı düzenlemelerin arka sırasında, göreceli olarak sakin bir köşede üç gözlü bir kitaplık! Bu tür tesislerde ilk kez rastladığım bir durum. Hemen o köşeye yöneliyorum; ilgiyle, merakla bakıyorum; dokunarak kitapların, okuma dolabının, bir kitaplığın gerçekliğine ulaşmak istiyorum. Evet! Doğru; nicelik olarak kendimi inandırmak için saydım. Seksen dokuz kitap ve beş takım Larousse, Hachette, Gelişim, v.b ansiklopedi. Umulmadık bir çukurda bir avuç eski sikkeyi bulan defineci gibi kitapların tümünü ayırdım, saydım. Altı Türkçe, 21 İngilizce 34 Almanca ve diğerleri Fransızca, İspanyolca, Rusca, Sırpca, ve diğer farklı dillerden. Türkçe kitapları üst üste koyup, okuyucu için konulmuş bar türü yüksek iskemleye oturdum. Bir tane, yarısı yırtılmış veya kayıp polisiye, İki tane “Altın Kitaplar” serisi, iki küçük cep kitabı ve bir Roman. Renkli Kapağı dikkatimi çekti. Barbara Cartland’ın  Nil Yayınevinin yeni dizi serisinden bir roman, Kalbim Senin, fiyatı yirmi lira. Dağılmış kapağını açıyorum hayır! İçinde bir başka romanın ilk sayfası çıkıyor: Ateş Gecesi. Sararmış ilk sayfanın üzerinde iki yere ayrı ayrı vurulmuş, soluk kahverengi bir damga: VARLIK KULÜBÜ. Kitabın zamanında mükemmel, özenle yapılmış dikişli cildi alabildiğince gevşemiş hatta dağılmış.

Benim kitap izlencem farklıdır. Önce bakar elime alırım; arkasına önüne göz atarım. Sonra sayfaları karıştırır incelerim ve en sonunda ilgimi çeken sayfadan başlayarak okurum. İnceledim 250 sayfa; karar verdim. Sınırlı süre kalacağım bu tatil ortamında onu OKURUM. Baktım, yazarın adının, basıldığı yer ve yıl bilgilerinin olduğu ilk sayfalar kopmuş, yok. Ancak, yazarını bulmak zor olmadı: Reşat Nuri Güntekin. Diğer bir kısım bilgileri de elektronik ortamda sağladım. Yazarın elimdeki kitabının, Ateş Gecesi’nin, basım yılı 1942. Yetmiş yıl öncesinin bir kitabı; neredeyse benimle yaşıt. Yetmiş yıl sonra bir kitabı okumak veya bir kitabı yetmiş yıl sonra okumak. Anladım ilginç bir tatil olacak. Reşat Nuri Güntekin ç ocukluğumuzdan beri tanıdığımız bir yazar. O’nun, bir bakıma meslektaş, öğretmen, okul yöneticisi, eğitim yöneticiliği ve deneticiliği yaşantısı kitabı okumaya olan ilgimi pekiştirdi.

Bakmak, dokunmak ve koklamak; okuma öncesinde kitapla aramdaki ilk iletişim aşamasıdır. Kağıdın rengi, yumuşaklığı, parlaklığı; baskının temizliği, tasarlanan sayfa düzeni, yazının/harflerin büyüklüğü kitabı satın almada, aldıktan sonraki okuma sırasında beni çok etkiler. Elimdeki kitabın tüm dağınıklığına karşın,  sağlam cilt iplikleri sökülmüş, kapaktan yoksun, yumuşak, kıvrılmış sarı/mat sayfaları döneminde kitabın baskısına verilen özeni yansıtıyordu. Arka sayfalarını çevirdim, son dört sayfa o dönemde yayınlanmış, basılmakta olan, roman, piyes ve şiir kitaplarının tanıtımına ayrılmış. Sabırla inceledim ve hemen özet bir döküm çıkardım. O dönemin yazarları ve yayıncılık hayatı hakkında bir kısım bilgileri bakımından incelenmeye değer:

Refik Halid’in 20 eseri tanıtılmış. Sürgün romanı hariç, hepsi 60 (herhalde kuruş). Yetmiş beş adet “basılmakta” olan kitapların da fiyatı 60 kuruş. Romanlar listesinde harf sırasına göre yazıldıkları için 8 kitabı ile Akagündüz başta. İzleyerek Etem İzzet, Ercüment Ekrem,  Esad Mahmud, Güzide <Sabri, Güney Halim, Halit Ziya Uşaklıgil, Hayreddin Ziya, Kenan Hulusi, Mebrure Sami, M. Turhan Tan, Mahmut Yesari, Namie Hasan, Orhan Seyfi Orhon, Falih Rıfkı, Peyami Sefa, Refik Halit, Reşat Enis, Rabia Arif, Refik Ahmet, Selami İzzet, Server Bedi, Suphi Nuri, Yusuf Ziya’nın kitapları verilmiş.

Semih Lütfi’nin ucuz romanlar serisinde 17 yazarın 44 eseri tavsiye ediliyor.

Piyesler listesinde Necip Fazıl ilk sırada, Faruk Nafiz, Nazım Hikmet, A..Remzi yer almış.Son devrin Meşhur Edip ve Şairleri listesinde Beş yazar ( Nihat Sami Banarlı, Ahmet Hamdi Taşpınar, Cahit Sıtkı, Murat Erez, Reşat Ekrem) on iki Şair ve edibi yazmış.Şiir kitapları pahalı. Özellikle Faruk Nafiz’in Bir Ömür Böyle Geçti kitabi 150 kr.

Şu anda sınıflarda ve okullardaki eğitimci meslektaşlarımın bu yayınlardan ne kadar uzak olduğunu söylemek için derin bir tanımışlığa gerek yok. Ancak sınıflardaki kuşakların yetişmelerinin mayasındaki “edebi” dünya budur. Bu dünyadan bir göz atımı uzaklıkta olmak, başarmak için çırpınıp durduğumuz “değerler eğitimi” konusunda farklı bakış açıları kazandırabilir.

Hani bir deyiş vardır: “Kendim için bir şey istiyorsam namerdim.” Benim için okumak artık böyle bir şey. Okurken dikkatimi çeken ilginç kelime, cümle, paragraflar veya metnin tümü için tek bir hedefim var: “Bu okuduklarım eğitimci, yönetici, meslektaşlarım için ne yönde, nasıl yararlı olabilir?” Bu duygu ile okuduklarımı adeta öğretmen, okul-eğitim yöneticileri, rehber meslektaşlarımla müzakere ortamında paylaşmak için okurum. Okuduklarımı özetleyip, yüz yüze veya sayısal (dijital) ortamda sunmak, ilgilenen eğitimcilerle müzakere etmek, karşılaştırmak gerektiğinde sakıngan (ihtiyatlı) bir tutumla tartışmak yoluyla yapılandırmacı bir yol izlemeye çalışıyorum. Ateş Gecesi’ni de basımından yaklaşık 70 yıl sonra bu niyetle okurken eğitim alanındaki meslektaşlarım için işaretlediğim dilimleri taşımaya, açımlamaya çalıştım.  Kitaptan yaptığım alıntılarda (eğik/italik harflerle) dilin o günkü kullanımının tanınması açısından yazılımlarını aynen koruyarak verdim. İşte bizi yüz yıl öncesine götüren satırlardan çizilenler:

Sürgün Etmek/Olmak

Bir ıslah biçimi olarak kişi ya da kitleleri yönetimce belirlenmiş bir yerde zorunlu oturmaya, yaşamaya mahkûm etmek, “sürgüne” göndermek, totaliter rejimlerin insanları, toplumu ya da bireyleri temizleme, ayıklama, arındırma yöntemlerinden biridir. Ulusların tarihinde yönetimlerin uygulamalarında insanlık adına yüz kızartacak düzeyde, gruplar ve bireyler düzeyinde “sürgün” uygulamaları yaygındır. Bu bağlamda birey olarak kırk sekiz yıllık ömrünün on sekiz senesini sürgünde geçirmiş olan Namık Kemal başta, Şakir Kabaağaç, Nazım Hikmet; grup olarak “Malta Sürgünleri”, “yüz ellilikler” ilk dilimin ucuna ilk gelenler. Yönetim açısında ilginç olan, yöneticilerin bilmesi gereken, sürgünlerin veya hapislerin fikirleri öldüremediği, aksine daha geniş kesimlere, daha etkili biçimde yayıp geliştirdiğidir. Milli Eğitim örgütünde çalışanların isteğe bağlı olmaksızın görev yerlerinin il içinde veya il dışına yönelik zorunlu değiştirilmesi, bir tür kurumsal sürgün olarak değerlendirilebilir. Meslek ortamında denetçilerin okul ortamındaki karmaşık, çok farklı ilişkilerden kaynaklanan iletişim sorunlarının çözümü için yönetime bu tür öneriler giderek seyrekleşmektedir. Yukarıda ismini zikrettiğim şair Namık Kemal dönemin yöneticisine özgürlük fikrinin zulüm, baskı sürgünle değil, düşüncenin değişmesi ile mümkün olacağını şöyle iletiyor:

Ne mümkün zulm ile bidad ile imha-i hürriyet

Çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyetten

Sürgün Öğrenci

Romanın kahramanı on sekiz yaşında Kemal Murat. Mühendis Mektebinin ikinci sınıfında talebe iken ailesinin siyasi eylemleri nedeni ile mektepten alınıp, Zaptiye Nezaretine götürüldüğü geceden beri çocukluktan kurtuluyor; kendine ermiş, yetişmiş bir delikanlı gözüyle bakıyor. Kendini, “Büyük adamlar arasına karışıyordum Ben de artık onlar gibi konuşmalıydım.” diyerek anlatmaya çalışıyor. Çevresindekilerin kendine yetişkin, tehlikeli bir suçlu olarak davranmalarına karşılık, onları yanıltmayacak davranışları kabulleniyor. İzleyelim,

“Doğrusu aranırsa sigaraya alışmış sayılmazdım. İstanbul’dan çıktığımdan beri bu üç yahut dördüncü paketimdi. Hatta tütün dumanı şimdilik beni öksürtüyor bile. Fakat ne çare ki buna katlanmak lazımdı. Henüz kadın dudağından pek az farklı olmayan dudaklarıma bir sigara takmazsam benim büyümüş, koca devleti ürkütmüş bir politika mahkumu olduğum nereden anlaşılacaktı?… Öteden beri çocukların bir zaafına dikkat etmişimdir. Onlar kendilerinden nihayet iki, üç yaş farklı bazı çocuklar karşısında garip bir hayranlığa kapılırlar ve bu çocukların otoritelerini hakiki büyüklerinkinden daha kolaylıkla kabul ederler.” (s.103)

 Okullarda sigara içme özentisinin ve ardından gelen yeniyetme tiryakiliğini bu bakışla anlamak daha kolay olsa gerek. Ayrıca çocukların, gençlerin öğretmenler ve anne babalarından önce çevrelerinden, akranlarından öğrendiklerini unutmamak gerekir. Onların anlamlı, etkin yetişkinler olduğuna inanmak ve içten o şekilde davranıp, kendilerini küçük hissedip büyük olmanın görsel boyutuna özenmelerinin önü kesilebilir diye düşünüyorum.

Kemal Murat’ın sürgün edildiği beldenin Kaymakamı, gerçekte bir “hürriyet” taraftarıdır. Ancak hareketlerinin izleneceğinden yukarıya (padişaha) iletileceğinden korkar; “Buralarda sadece yerin kulağı değil gecenin de gözü vardır. Etrafımızda müzevir ve müfsitten bol şey yok. Benim bir kadeh içtiğimi görürlerse yarın, Kaymakamı küfe ile eve götürmüşler“ diye lakırdı çıkarırlar.. Ben tek başıma olsam umurumda bile değil… Fakat ne çare ki; “Viran olası hanede evladü ayal var”. Zaman zaman Kaymakam şiirler okur, genç mühendis adayı, bunların Namık Kemal’in şiirleri olduğunu söylediğinde: “O ne kelime o? Ne geziyor ağzında öyle şeyler… İşitmiş olmamayım ben.” der. Kaymakamın bu ikircikli tavrını anlamakta zorluk çeken Murat, “Habis ruhlar gibi fikrin de ancak muayyen bir kelimenin cesedine girdiği zaman tehlikeli bir varlık hali aldığını takdir edecek yaşta değildim.” yorumuna yönelir.

Yıkılası hanede, çoluk çocuk olmasa, geçim kaygısı yaşanmasa acaba yöneticilerin nitelikleri, kişilikleri, eylemleri sürdürmekte olduklarından farklı mı olurdu? Toplumsal yapıda karaktersizlik bir tür mayalanma zinciri gibidir. Çalışanlar varolan konumlarını korumak ya da daha iyi konumlara ulaşabilmek için anlamlı ve değerli eylemlere yönelirken bu tanımlanmış karakter özelliklerinin çevresindekilerle uyuşmasını beklerler. Bir insan ancak çevresi kadar karakterlidir. Okul özel, yapay, özgün bir çevredir. Zaman içinde kendisine verilen bireye karakter kazandırma görevini, kendi içyapısının ve çevresinin de duyarlık mayası bozulduğu için sadece bir oyun, bir rol gibi oynamaktadır.

Kemal Murat, yaşamına ilk ilkeleri kazandıran ailesini tanıtırken “Baba tekaüt asker, anne mütemadiyen ölülerden söz eden neşesiz bir kadın;  Ben gayet sıkı baskı altındaydım. Geveze ve şakacı bir çocuk olmamı hoş görmezler: “Kemal neden kardeşlerine çekmedi de böyle hoppa, havai bir şey oldu” diye adeta üzülürlerdi. Sokağa çıkmak ve komşu çocukları ile oynamak yasaktı. Sekiz, dokuz yaşlarında iken arkadaşlarımdan öğrendiğim bir ayıp lakırdıyı evde tekrar ettiğim için beni bir sene mektepten almış, evde hususi bir hocaya okutturmuştu.” Mektep denilen şeyi ömrümde sevmemiş olduğum halde, Mühendis mektebine girdiğim zaman adeta hapishaneden çıkıyor gibi ferahlamıştım. Evimizde okuyan olmadığı ve zaten bir Muhammediye ile Fuzuli divanından başka kitap bulunmadığı için bende okuma hevesi uyanmamıştı”

Anne babalara, okul öncesi eğitim konusunda çalışanlara ve okulu bir devletin eğitim hizmeti olarak sunmak için yönetenlere çarpıcı ipuçları sunuyor bu paragraf. Okumayan yetişkinlerin oluşturduğu bir toplumsal yapıda “çocukların okutması” fos bir fantezidir, özenti gibi görünüyor.

Aşk, her devrin en insancıl bir yaşantısıdır. Murat, tam aşık olacak yaşta sürgün edilmiştir. Nitekim “İlk aşkım, sevgilim eski bir mahalle komşumdu. Adı Melekti. İstanbul Darülmuallimatına gidiyordu. Galiba Melekte de bana karşı bir şeyler vardı. O zaman aşkın alameti utanmaktı. İkinci bir alamet de evden ara sıra mendil, lavanta şişesi gibi ufak tefek eşya aşırarak birbirimize göndermemizdi. Melek on üçünü geçince çarşafa girdi. Daima aynı sokak başında bir tesadüf… Sevgilimin gözleri birkaç saniye titriye titriye bana bakıyor, dudaklarında hemen hemen muzdarip bir gülümseme beliriyor.  O zamanın büyük aşkı budur ve ikimizi de bir hafta oyalamağa kafidir. (s. 32)”

Yazar, bir yerlerde sözü yeniden alıp bu kültür, görgü, yeniyetmelik konumunu o dönemin düşünce biçimini çarşaf ögesi üzerinden eğitimcilerin anlayacağı şekilde yorumluyor: “Bizim eski çarşaf, kadını hakikaten başkalaştıran bir şeydi. Afifeyi çarşaf içinde gördüğüm zaman onu daha ziyade büyümüş, benim çocukluğum için daha erişilmez mesafelere yükselmiş zannediyordum. Peçenin kafesleri çehresinin öteki kısımlarını kaybetmesine mukabil gözlerini, dudak ve dişlerini olduğundan daha aydınlık gösteriyor… O zamanki bir şark kadını için evlenme, hayatın en ağır davasıydı.” “Gençliği çılgınlıkla itham ederiz. Halbuki o kurulmuş nizamlara, kabul edilmiş kaidelere ihtiyardan çok daha fazla riayetkardır.”

Yaklaşık on beş sene sonra Kemal Murat aşk için şunları söyler: “Otuzla kırk beş arasında iken aşk için bugün aksini düşündüğüm ve kendimle alay ettiğim çok olmuştur. Kemal yaşı dediğimiz ve fırsatını bulursak maddi menfaat, mevki, gösteriş, tahakküm vesaire hırslarımızı doludizgin salıverdiğimiz bu tam erkeklik yaşındaki insan için aşk ancak muhakeme ve tahlile kadir mütekamil kafa ve kalblerin vergisidir. Yeni yetişen çocuğun hiçbir şeyini ciddiye almak âdetimiz olmadığından, aşkı için de öyle yaparız.”

Kemal Murat “sürgün” olarak yerleştirildiği evin sahibini tanıtırken “İlçedeki tek ermeni olan Matmazel Varvarın hedefi öncelikle kaymakamı, ikincisi başpapazı memnun etmekti.” Ardından, Varvar’ın dilinden hedefini şöyle açıklıyor: “Rum Ortodokslarını günahım kadar sevmem. Gelgelelim Milasta benden başka Ermeni nüfus yoktur ki, Ermeni kilisesi olsun… E, herkes dinli dinince camisine, havrasına, kilisesine giderken ben zındık gibi evde oturayım? Bilirsiniz Müslümanlar için bile cami bulamadıklarında kilisede namaz kılmak haktır.”

Olayların yaşandığı dönemde toplumun tanımlanışına eğitimcilerin dikkat etmeleri gerekir. Romanın zamansal dilimi, Yirminci Yüzyılın ilk yılları, tahminen 1901 veya 1902 seneleri. Anadolu’da toplumun mozaik yapısının zora dayalı birliktelikten öte eyleme yol gösteren renkli bir mozaik yapısı ve insanların yaşam için yorumlama yöntemleri açıkça görülüyor. Yirmibirinci yüzyılda Anadolu’da yaşadığımız mezhep çatışmalarını anımsayarak romanı bir kez daha okumak geldi içimden. Gelişmek, medenileşmek, ilerlemek, kalkınma, büyümek bu muydu?

Mustafa Murat’ın sürgün olarak, zorunlu kaldığı Hıristiyan mahallesinde “Ateş Yortusu” Gecesine kasabanın başka taraflarından birçok Müslüman ve Yahudi seyirciler geldiği için Kilise Mahallesi her zamankinden daha fazla kalabalıktı. Kahramanımızın yabancı genç kızlarla tanışması bu gecede olur. Birden fazla Müslüman olmayan genç kızla aynı zamanda veya farklı zaman dilimlerinde gönül maceraları yaşar. Kaymakam, bu gelişmelerden ve ilişkilerden haberdar olduğunu vurgulamak için “Ben kaymakamım kaymakam, bostan korkuluğu değil… Bazen gözümün önünde devlet hazinesini soyarlar farkında olmam. Fakat böyle çapkınlık dalaverasını da şap diye yakalarım. Yalan mı?” biçiminde ifade eder.

Siz meslektaşlarım ne düşünür bilmiyorum. Ancak ben, yöneticilerin kurumlarındaki kadın erkek ilişkileri konusunda dikkatli ve özenli olmaları gerektiğine inanıyorum. Okullarda sadece yetişkinler arasındaki cinsiyete bağlı ilişkilerinden öte öğrenciler arasında, öğrencilere yönelik ilişkilerin de doğal yatağında toplumsal normlarda sürdürülmesi okul takımı açısından sürekli işlenmesi gereken bir konu olarak gündemde kalmalıdır. Öğrenim çevresini düzenleyenlerin gelişen durumdan haberdar olmaları için bu boyutta dikkatli olmaları gerekir. Ayrıca özenli olmaları gerekir,  hayatın özel dilimi ile kurumun geneli arasındaki çizgiyi belirleyebilmek için. Romanın tam bu kısmını özetlerken “kız erkek üniversite öğrencilerinin aynı evde birlikte kalmaları” konusu bütün ağırlığı ile Türkiye’nin gündemine oturdu. Cinsiyet ve cinsellik yönetim kavramının ve yönetsel süreçlerin içeriğini oluşturan, üretim, kalite, hedeflere ulaşma, etkililik, verimlilik, örgüt havası, motivasyon, özellikle insan kaynağının yönetimi parçacıkları arasında dolaşan Higgs Bozonu (Tanrı Parçacığı)* gibidir.   (*Higgs Bozonu için 2013 Nobel Fizik ödülüne bakmanız gerekebilir.)   

“Ateş gecesinden sonra birkaç gün ara ile gerçekleşen iki vak’anın ilki, Milastan iki gencin Avrupaya kaçması, ikincisi muhtarlıktan evine (Murat’ın) kimlerin girip çıktığının soruşturulmasıdır. Papaz ve muhtara göre, iki gencin kaçması, “padişah efendimize karşı affedilmez bir nankörlüktü. Fakat gariptir ki, vaka’ayı anlatırlarken ikisinin de gözlerinin içi gülüyordu.” Kaymakam eve girip çıkanların soruşturulması ile ilgili olarak kendisinin yaptırdığını, üst makamlara uyumadığını göstermek için “vaziyeti tesbit ettirdiğini” açıklar ve ekler “Sen bu işlerin içyüzünü bilmezsin. Her ihtimale karşı elde bir kağıt bulundurmak daima faydalıdır.” der. Kaymakamın şahsında somutlaştırılan bu geleneksel “idare” anlayışı ve uygulaması ile Kaymakam, bürokrasinin ve astların genelde iki temel özelliğini gencin zihnine kazımaya çalışır: Üst yönetimden memnuniyetsizliklerini gizlemek ve kendilerini güvence altına alabilmek için mümkün olduğunca çok yazılı belge biriktirmek.

“O zamanki sürgünler gittikleri yeri uyandıran bir nevi münevver propagandacılardı. (s. 65) Kaymakam en başta Namık Kemal, Ziya Paşa olmak üzere Tanzimatçı edebiyatçıları izlemektedir. Avrupaya kaçanları zikrederek “O çocuklara kızıyor gibi görünmek benim vazifem icabıdır. Allah esirgesin çapkınları bugün yakalasam bileklerine cayır cayır kelepçeyi basarım. Fakat yüreğim de yanar mı yanar ha! Doğrusunu istersen ikisi de elmas gibi gençlerdi. Kaçtıklarına çok iyi ettiler. Kaçanlar Avrupada bir cemiyet kurmuşlar, gazete çıkarıyorlarmış. Bütün devletleri bizim lehimize çevirmeğe çalışıyorlarmış. Muvaffak olurlar mı, olmazlar mı o başka bahis… Fakat hiç olmazsa ellerinden geleni yapıyorlar. Herhalde mahalledeki kızlarla gizli gizli oynamaktan çok daha iyi bir hareket.”

 Roman Kahramanı Mustafa Murat’ın zaman tanımı dikkate değerdir. “İnsanda zaman şuurunu; günlerin sayısı değil, onları dolduran vak’a, düşünce ve duyguların zenginlik derecesi tayin ediyor. (s. 85) Zaman yönetimi konusunda yöneticilerin başlangıç noktası olarak kullanabilecekleri bir zaman tanımlamasıdır bu. Olaylar ve olgular (vak’a) olmasaydı, zamanı tanımlamak, izlemek, yöneltmek mümkün olamazdı. Zaman yönetimi konusunda bir eğitimcinin yapması gereken bir gününü ve izleyerek haftalarını dolduran olayları ve olguları zaman dilimlerinde belirleyip toplamını izlemek ve yorumlamaktır.

“Mektepte bir hocamız bize kalbi anlatırken onu emme basma tulumbalara benzetmişti. Kan yerine duyguları emip basan manevi kalb de işleme tarzı itibariyle aşağı yukarı ayni cinsten bir tulumba. Hüzün veya sevinçlerimizin dış sebeplerinde bellibaşlı bir fark olmadığı halde bakıyorsunuz kabını çatlatacak kadar ağır maddelerin hücumu ile dolu, bakıyorsunuz bir anda hepsini görünmez bir kapıdan dışarı sürmüş, bomboş ve tamtakır”…

İnsanların yöneltilmesinde duygular esastır. Yazarın kullandığı duyguları doldurup, boşaltan, taşıyan manevi kalbin (emme basma tulumbasının) okulun, sınıfın, öğretmenler odasının havasını pompaladığını, bu sürecin çok hızlı içerik değiştirdiğini de unutmamak gerekir. Mutluluğun başarıya kaynaklık ettiğini, üzüntünün başarı için bir dürtü kaynağı olmadığını belirtmek için yazar Murat’ın ağzında şunları söylemektedir: “Yeisin insanı cesur ve atak yaptığını söylerler. Bende bu daima tamamile aksine olmuştur. Bilakis cemiyet hayatındaki ufak tefek muvaffakiyetlerimi hemen her zaman büyük sevinçlerime borçlu oldum.”

Alışılmış Bir Yükseliş

“1918 yazı…” Meşrutiyet ilan edilmiş, Çanakkale’de körpecik bedenler vatan savunması için, şehit oluyor ve Ülke’nin yönetim yeni bir iktidarın elindedir. Yazar, yönetimde erkin/gücün el değiştirmesi sonucu Mustafa Murat’ın kişiliğinde daha doğrusu toplumun ve grupların hayatında meydana gelen değişmeleri aşağıya aldığım satırlarda etkili biçimde vermektedir. Gerçekte bunlar sadece günümüz için değil, hemen her farklı grupların iktidarları döneminde yaşanan karaktersizlik olarak nitelendirilebilecek kayırma, yandaşlık, “yürü ya kulum!” anlatımının romanın kahramanında somutlaştırılmış halidir.

“Sürgünden dönüşümün tam onuncu senesi… Yıkılan rejimin mirası İttihatçılar arasında kavga dövüş payedilmiş, kalburüstünde kalan beş on kişiye mukabil ötekiler, zaman zaman yapılan temizliklerle sindirilip susturulmuş yahut eski sürgünlerine iade edilmişlerdi. Parti buna mukabil müsavi hak davasına kalkışacak karakterde olmayan ve inkılap tarihinde rolü değilse de adı bulunan küçük ihvana şefkat kucağını açıyor ve onlara büyük memuriyetler, karlı işlerle mes’ut bir hayat yaşatmağa başlıyordu. 

Kardeşlerim ve ben bu ikinci sınıf ihvanlardandık. Arzumuz hilafına da olsa birkaç sene sürgün hayatı yaşamakla vatan ve inkılaba karşı kafi bir hizmette bulunmuş sayılıyorduk. Hele mühendis mektebinin parmağında mürekkebi ile sürgüne gönderilmiş on yedi yaşında talebesi yalnız halk için değil, İttihatçılar için de sempatik bir küçük kahraman oluvermişti.

Milastan (sürgünden) dönüşümün ikinci ayında Nafia Nezareti beni Avrupada tahsile gönderdi. Beş sene Almanyada kalarak oldukça muvaffakiyetli bir tahsil yaptım. Dönüşte Anadoluda bir yere gönderileceğimi beklerken –yine eski vatani hizmetime hürmeten- beni İstanbulda alıkoydular. Bir iki sene içinde umulmıyacak şekilde parladım. Birkaç defa resmi heyetlerle Avrupaya gönderildim. Sonra umumi harpte –yine büyükler tarafından sevilen ve tutulan eski küçük sürgün sıfatı ile – ufak tefek ticaret işlerine atıldım ve birkaç sene içinde halime göre küçük bir harp zengini vaziyetine geldim.

Avrupadan dönüşte ise İttihatçılar beni adeta tepelerine çıkarmışlardı. Elinde yetişmiş elemanı bulunmayan ve bende okşandıkça artan enerji ve çalışkanlığıma rağmen muti bir alet karakteri sezen merkezi umumi beni oldukça nazik idare ve parti işlerinde kullanıyordu. İkide bir istikraz vesaire meseleleri için Avrupaya giden misyonlara katılıyor, içerde cephe gerisi hayatını tanzim için durmadan yapılan komisyonların hemen hepsine giriyordum.

Yaş, kabiliyet ve karakterim itibarile daima ikinci, üçüncü sınıf rollerde kullanıldığım için heyetler değiştikçe birinci mes’uliyet safının kodamanları ile beraber düşmüyor, onların yerini alan truplarla beraber yine sahnede görünüyordum. Politika hayatının püf noktalarını kavradığım gibi çehre ve kıyafetimle de emniyet ve sempati telkin ettiğim için büyükler beni araba ve meclislerinde karşılarına, yanlarına almaktan çekinmiyorlar ve bu benim için bir reklam oluyordu.

O yıllarda bu reklamdan hayli istifade ettiğimi saklamayacağım. Vagon alım satımı, altın alışverişi nev’inden yolsuz kazançlar karşısında ilkönce biraz irkilir gibi olmuştum. Fakat erbabının bunları birer uçlarından kanuna uydurduklarını göre göre sonradan ben de yumuşadım. Kazancın tadını aldığım zaman ise bu işlere bu kadarını da aramayacak derecede alışmış bulunuyordum. Nihayet bu yaşama tarzı bana sefahat itiyatları da vermişti. Fakat şansızlık dene şeyi unuttuğum için bir zirvede bulunduğumu fark edemiyor, tasavvur edemediğim daha bir sürü yeni saadetlerle bunun kır sür böyle devam edeceğini zannediyordum.

Sözün kısası, birçok insanlar için en temiz ve menfaatsiz emellerin, bir kelime ile idealin tahakkuk yaşı olan o cömert otuz yaş, benim ahlakça en zayıf ve bozuk olduğum bir yaştı. Yalnız şunu da ilave etmeliyim ki, git gide tutulacak noktası kalmayan kötü bir arrivist olup çıktığımın kendim de farkında değildim.

Namussuz kendini müdafaa ederken: “Yüzsüzce yalan söylüyor” deriz. Farkında mıdır biçare? Memleketin cephede ve cephe gerisinde çektiği ıztıraba duygusuz kalmamayı kendi lehime iyi bir not, bir fazilet sanıyordum. Bazan tercümanlığını yaptığım bir ecnebi diplomatın veyahut vaziyeti tetkike giden bir yerli büyüğün otomobilile bir karargâhı yahut yıkılmış bir köyü gezerken yüreğim sızlıyordu; bir kibar kokotlar meclisinde viski ve şampanya içerek gezdiğim yararlılar hastanesini anlatırken, kokotlarla birlikte benim gözlerimden de yaşlar akıyordu. Lüks otomobilden ayaklarımın ucunu ıslatmadan, çamurda boğulanları seyrederken duyduğum hüznü hakiki ızdırap, şampanyanın akıttığı yaşları hakiki gözyaşları sanıyor, bu artistik temaşa hüzünlerini duymakla insanlık vazifemi yaptığıma samimi surette inanıyordum. O vakitki anlayışıma göre ızdırap çekene acımak o ızdırabı paylaşmak demekti ve bunu duyan insan vatana ve halka karşı vazifesini yapmış bulunurdu.

Bu tür bir yükselmenin haklılığını, ahlaki yönünü, etik düzeyini, yasallığını irdeleyebilirsiniz. Ancak “medeni”- burada bilerek kalkınmış/gelişmiş terimini kullanmıyorum- bir ülkede ya da toplumda bunun böyle olması gerektiğini, yönetme gücünü elinde bulunduranların kendi yandaşlarını kayırmalarını kabullenmek, bunun haklılığını savunmak zor geliyor. Evet. Ama önceki yönetim de bir öğrenciyi ailesi yüzünden sürgüne göndermişti, şimdi bunun bir yolla karşılanması gerekir gibi görüşü de reddetmek kolay değil. Bu günümüzde de yaşanan bir süreçtir. Sürgünden dönen Murat aklanmalıdır; doğru. Ancak yönetimini ödüllerine yeterlikleri kadar ulaşabilmeliydi. Hak edilmeyen görev ve mevkilerin insanların kişilik yapılarında açtığı gediklerden, topluma karaktersizlik mayaları akar her zaman. Hiçbir yönetim, hiçbir iktidar sonsuz değildir. Eğitimcilerin iktidarların güç ve ödül yalaklarını izlemek yerine mesleklerinin kendilerine özel olarak sunduğu, geleceğin gizil güçlerine olan özgün durumlarını değerlendirmeleri beklenir.

Yazar, romanın son satırlarında Mustafa Murat’ın yükseklerde iken çökmüş halini şu satılarla anlatır: Otuz yaşına kadar hep muvaffakiyete doğru esmiş rüzgarımın bana verdiği materyalist dünya telakkisinde yer yer çatlaklar, çöküntüler meydana geliyor, yıllardan beri unuttuğum şüpheler ve hüzünlerle sarsılmağa başlıyorum. S.232

Materyalist dünyanın yarattığı bu çatlaklar ve çöküntülerin nedenlerini, Murat’ın öncesinde anlattıkları epeyce açıklayıcı gibi geldi bana:

“Baba tekaüt asker, anne mütemadiyen ölülerden söz eden neşesiz bir kadın;  Ben gayet sıkı baskı altındaydım. Geveze ve şakacı bir çocuk olmamı hoş görmezler: Kemal neden kardeşlerine çekmedi de böyle hoppa, havai bir şey oldu” diye adeta üzülürlerdi. Sokağa çıkmak ve komşu çocukları ile oynamak yasaktı. Sekiz, dokuz yaşlarında iken arkadaşlarımdan öğrendiğim bir ayıp lakırdıyı evde tekrara ettiğim için beni bir sene mektepten almış, evde hususi bir hocaya okutturmuştu.” Mektep denilen şeyi ömrümde sevmemiş olduğum halde, Mühendis mektebine girdiğim zaman adeta hapishaneden çıkıyor gibi ferahlamıştım. Evimizde okuyan olmadığı ve zaten bir Muhammediye ile Fuzuli divanından başka kitap bulunmadığı için bende okuma hevesi uyanmamıştı”

Peki!

Şimdi biz eğitimciler olarak?

Ne düşünüyoruz?

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın