Yalan Söylemeyeceksin

Yaklaşık 600 sayfalık BOŞ SAYFA  (Steven Pinker) okuyup anlamaya, paylaşıp irdelemeye çalışırken arada farklı bir şeyler okuyarak deyim yerinde ise ferahlamaya çalışıyordum. Bu süreçte Jurgen Schemieder’in yazdığı, Murat Özbak’ın Almancadan çevirdiği Derinkitap tarafından yayınlanan (Mayıs 2011) Yalan Söylemeyeceksin ulaştı elime. Kapağında kitabın adının özgün yazımı ve hemen altındaki üç satıra sıkıştırılmış, kitabı özetleyen “Dürüst olmak için yollara düşen biri hakkında” sözcükleri çekti dikkatimi.

Yaklaşık beş senedir, bir özel okulda sürdürülen “Karakter Gelişimi” uygulamaları içinde bulunuyorum. Bu program içinde bana verilen görevleri yaparak hem eylemin içinde olmak fırsatını buluyorum, hem de dışarıdan çalışmaları ve uygulamaları izliyorum. Her iki konumda da kendimi kontrol ediyorum. Beş yıl içinde, beklide çalışmaların içinde olmanın sonucu olarak daha dürüst olmayı başarabiliyorum. Hiç kuşkunuz olmasın son dönemde daha az yalan söylüyorum, daha adil olmaya gayret ediyorum ve kendimi karakter yönünden daha yoğun biçimde eleştiriyorum. Bu bakımdan Jurgen Schemieder’in elime geçen kitabının karakterimi geliştirirken kılavuzluk edebileceğini düşünerek başladım okumaya. Bunları okurken kaşlarınızı kaldırıp, dudaklarınızı bükerek hayratinizi gizleyerek ifade etmeye çalışıyorsunuz sanırım. Siz öğretmenim, siz sayın müdürüm, siz anne babalar günde kaç kez yalan söylediğinizi hiç düşündünüz mü? Bilimsel araştırmaların sonucu: Ortalama 200 kez! Bu nedenle isterseniz gelin benim tarayıp yığdığım yerleri beraber yayalım, evirip çevirelim. Birlikte okuyalım ve ayrı ayrı düşünüp bir araya getirelim.

 

 

Kitabın konusunun nasıl ortaya çıktığını ve yazarı biraz tanımak açısından arka kapak yazısını aynen aşağıya aktarıyorum:

            Ben Jurgen Schemieder,  Süddeutsche Verlag’da gazeteciyim ve Münih’te yaşıyorum. Futbol, bilardo ve Amerikan futbolu hakkında bilgilerim sayesinde, kendime spor servisinde bir iş buldum.

Özel bir insan değilim. Orta boylu ve orta kiloluyum, ortalama bir zekam var ve ortalama bir eğitim aldım. Ben herkesim. Eğer bir şarkı hoşuma giderse, kesinkes listelere girer. Televizyonda akşam haberlerinden sonra yayınlanan Amerikan dizilerini ve büyük sinemalarda gösterilen filmleri izlerim. Cumartesi geceleri spor programlarını seyreder, Pazar günleri de arkadaşlarımla maçları konuşurum.

Ben sıradanım ve sıradan her insan, yalan söyler.

Feragatin ne olduğunu çoktan unutmuş bir toplumda, bir şeyden feragat etmenin ne anlama geldiğini konuştuğumuz bir yazı işleri toplantısı. Çikolatasız, televizyonsuz, cep telefonsuz bir hafta geçirmek gibi, her türlü yaratıcılık ölçeğinde dibe vurabilecek türden son derece sıkıcı öneriler var. Biri, “yalan söylemeden bir hafta geçirmek” önerisini atıyor ortaya. Oda birdenbire sessizliğe bürünüyor. Sonra biri gülüyor ve hiç kimsenin yalan söylemeden yaşayamayacağını, böyle bir şeyi denemenin aptallık olacağını söylüyor. Ben bunu deneyeceğim Yapılan birçok araştırmaya göre insan günde ortalama 200 defa yalan söylediğinden, toplam 8000 yalandan feragat edeceğim.

 

Önümüzdeki 40 gün için niyetim, ne pahasına olursa olsun açık ve dürüst olmak. Her zaman. Nezaket hissi yok, diploması yok, herhangi bir şeyi olduğundan daha güzel gösterme çabası yok.  Beyinle ağız arasında filitre yok. Birlikte olduğum insanlara karşı dürüst olacağım. Onlara uysa da uymasa da bana uysa da uymasa da.

 

İlk seferimi çoktan ardımda bıraktım. Bir demiryolu çalışanına hakkında ne düşündüğümü söyledim. Tamamen dürüsttüm. Çok iyi bir histi. Bu şekilde devam edebilir. 40 gün, 7999 daha…

 

            Yazarın yukarıda son satırda sözünü ettiği o ilk dürüstlük denemesini paylaşmak isterim. Yalan söylememek kararının ilk günü Münih garında uygun bilet sağlamaya çalışmakta ve ağır, kayıtsız çalışan bilet gişesindeki bayan memura “sersem sürtük! Sen kim olduğunu zannediyorsun? Gişeye bunun gibi sersem bir karıyı oturtup, insanların trenleri kaçırmalarına neden oluyorlar. Başlarım böyle işe …!” Diye girişir, kadının cevabı gayet sakin ve kısadır. “Ne yapayım yani?”Daha sonra perondaki kontrol memurundan, trenin gecikmeli geleceğini öğrendiğinde; “Saçmalıyorsunuz! Tren başına üç dakika gecikmeden benim payıma yılda toplam 10 saatten fazla rötar düşer. Bir de benimle bu durum normalmiş gibi konuşuyorsunuz. Kıçımla gülerim ben buna! Hadi canım!”diyor ve sonra trene binmek için giderken kondüktör oradadır ona treni işaret ederek “geldi mi nihayet!” der. Memur sakin,“Stuttgart 14. Peron, iyi yolculuklar.” der. Yazar, “iyi yolculuklarmış! Kıçımı yala geri zekâlı!” diyor ve anlatıyor: “Trene biniyor, yerimi buluyorum. Sonra kısa bir süre için dışarı çıkıyorum. Tren kalkmadan evvel en azından Augsburg’a kadar yetecek nikotin depolamak amacıyla sigara içmek istiyorum. Sigara içenlere ayrılmış özel alanı buluyorum. Tam o sırada demin konuştuğum daha doğrusu hakaret ettiğim,  kondoktörün benim vagonuma bindiğini görüyorum. Kısa keselim: Augsborg’a kadar onun tarafından üç defa kontrol edildim. Bu arada Münih Garı’nın 14 numaralı peronunda sigara içmenin bedelinin 40 avro olduğunu da öğrendim. Zira anlaşılıyor ki, Alman yasaları bir kondotörün cep telefonu ile çektiği fotoğrafları da delil olarak kabul ediyor. Sonuç: 40 avro ve üç kontrol. Ve bir ders Dürüst olanın demiryollarında arkadaşı olmaz.”

 

Yazar ilk iki bölümde yalan, dürüstlüğe ve doğruluğa ilişkin bir kısım açımlamalar yapmaktadır. Bunlardan meslektaşlarımız için anlamlı olabileceklerinden bir deste sunmak isterim. “sıkıntıya herkes dayanır. Birinin karakterini sınamak istiyorsan ona bir parça iktidar (güç/yetki) ver.” Yeni atanan yöneticiler için kullanılabilecek bir ölçüt olabilir mi? Yazar kırk gün boyunca yalan söylemeyeceğini beyan ederken, “gerçeği de söylemeyeceğim” Açık ve dürüst olacağım, dürüst olmakla gerçeği söylemek arasında bir fark var.” Haklı bence. Pis, sürtük dediği gişe memuru belki de çocuklarına bakan, yardım kuruluşlarında çalışan, komşuları tarafından sevilen birisidir. Fakat O (yazar), kadın hakkında düşündüklerini ona dürüst biçimde söylüyor. Gerçek ile dürüstlük arasında karmaşık bir ilişki var; bu iki kavramı sık birbirine karıştırıyoruz. Örneğin bir arkadaşınıza “göbeğin çok büyük”  dediğinizde, söyleminiz çok dürüst olabilir, ama bu iddianın gerçeği yansıtıp yansıtmadığını sınamak kolay değil. Çünkü bir göbeğin hangi ölçüden sonra “büyük” sayılması gerektiğini kim söyleyebilir ki?

Gerçek ile dürüstlüğü birbirinden ayırabilmek için daha net tanımlar aranmalıdır. Gerçeğin zıttı yalan değil, basitçe gerçek dışı dediğimiz şeydir. Yalan dürüstlüğün zıttıdır. İnsanlar yalan söylediklerinde önemli olan, ‘gerçekten’ uzaklaşmaları değil dürüst olmamalarıdır.

Kaplanı ormandan çıkarabilirsin, ama orman kaplandan asla çıkmaz, sözü yöneticilerimizin içinden geldikleri kültür kesitini yaşatmadaki dirençlerine iyi bir örnek olabilir.

Bazı kültürlerde gerçek ‘çıplaktır’, başka kültürlerde acıdır. En kalıcı olan dürüstlüktür.”     

 

İnsanların tümü (% 100 ü) daha dört yaşına gelmeden ilk yalanlarını söylemiş oluyorlar. İstisnasız tüm insanların ortak paydasının “yalan” olması şaşırtıcı gerçekten.

 

Yalan söylemek sadece dolandırıcılık ya da tanıklık gibi ciddi suçlar söz konusu olduğunda yasal takibe tabi oluyor. Bu konuda yazarın verdiği örnek de ilginç: “Bugüne dek orgazm taklidi yaptığı için mahkemede hesap vermek zorunda kalan bir kadın olmamıştır. Ya da gerçekte öyle düşünmese de, “Siz başarılı bir müdürsünüz,” diyen biri ayıplanarak toplumdan dışlanmaz. Aksine dürüst olan kişiye kaba, saba, iletişim yoksunu, hödük muamelesi yapılır. Bir Alman atasözüne göre, “sadece çocuklar ve deliler hep doğruyu söylermiş.”

 

İnsanlara ne yaptığını ve ne yapacağını anlat. Ne düşündüğünü ve ne hissettiğini de işte o zaman mutlu tatminkâr bir hayatın olur. Birçok araştırmaya göre üç çeşit yalan vardır:

  1. Bencil yalanlar (% 50): Kendisini olduğundan daha iyi biriymiş gibi göstermek için
  2. Özgecil Yalanlar (% 25) Bir başkasının kendisini daha iyi hissetmesi için yalan söylüyoruz.
  3. Toplum yararına söylenen yalanlar.  Bunlar hem yalanı söyleyene hem de hem de kendisine yalan söylenene fayda sağlayan bir tür hikâyelerdir.

 

Bir durum karşısında susabilirsiniz. Susmak yalan söylemek midir? Size bir yüklem yöneltildiğinde susuyorsanız bunun anlamı “sükût ikrardan gelir” yani kabulleniyorsunuz demektir. Ama içinizde verilecek bir cevabınız var da vermiyorsanız ben “susmanın bir tür yalan söylemek olduğu fikrindeyim” derim. Bir insan iletişim ortamında birileri ile konuşurken bir şeyi söylemekten bilerek ve isteyerek imtina ediyorsa yalan söylüyor demektir. Çevrenizde cereyan eden bir iletişim ortamının kenarında iseniz, “artık buna da sessiz kalamam” diye düşünüyor ama yine de sessiz kalıyorsanız o zaman yalan söylemek konumuna geçiyorsunuz demektir. Yazarın kendi kültürüne göre çarpıcı bir örneği var: “Güzel bir kadınla yatmak istiyorsan bunu ona söyle. Ama aynı zamanda karına da söyle. Radikal Dürüstlük budur. Biz buna iletişim deriz. Radikal dürüstlük ilkeleri izlenirse hiç kimse her zaman dürüst olamaz. Bir örnek izleyelim:

“Evet haklısınız, bugün gerçekten de kötüydüm. Takım arkadaşım iyi oynadı, hatta benden daha iyi bir langırt oyuncusu olduğunu söyleyebilirim. Arkadaşım üzgünüm maçı benim yüzümden kaybettik.” Bu cümleleri söylemek genellikle zor gelir. Demiryolu memuresine küfretmek, en iyi arkadaşıma ihanet etmek, dürüst vergi beyanında bulunarak 1700 avro kaybetmek, bir başkasının benden iyi olduğunu söylemek, iyi bir oyuncu olmadığımı itiraf etmekten daha kolaydı. Özet olarak: Dürüst bir övgü, dürüst bir hakaretten daha zor çıkıyor ağzımızdan. Dürüstçe alçak gönüllü olmak, dürüstçe kibirli olmaktan daha zor geliyor bize.” Neden?

İnsanlar arası iletişimsizlik veya ilgisizlikten modern toplumu sorumlu tutmayı ve ‘insanlar birbirleriyle bilgisayar üzerinden iletişim kuruyorlar, sadece facebook’taki arkadaşlarına odaklanıyorlar ve kendi sanallıklarıyla o kadar meşguller ki gerçek yaşamda gözlerinin önünde olup bitenin farkına varmıyorlar.’ Gençleri çok iyi anlatan bir cümle:         “He wolks amongst us, but he’s not one of us.” Çevirisi şu: Aramızda dolanıyorlar ama bizden biri değiller.

Bizi televizyon aptal yapmıyor, yanlış programları izleyerek biz aptallık yapıyoruz. Bizi aptal yerine koyan bir şey yok; aptal yerine biz kendi kendimize yerleşiyoruz. Kafayı üşüten bilgisayar oyunları değil, yaşamlarıyla başa çıkamayan insanlardır.

Yazar, günlük yaşamındaki “kumar” alışkanlığını sürdürdüğü ortamda da “dürüstlük ilkesini sürdürmeye çalışır. Örneğin poker oynarken elindeki kâğıtları açık açık söyler; fakat çoğu kez kimse inanmaz ve bu yüzden de kazanır. Bu alana ilişkin olarak geniş bir açımlama ve yorumlaması var. “Pokerin temelinde yalan söyleme, rakibin yalanını ortaya çıkarma ve onun tepkilerinden- bu gözün hafif bir seğirmesi bile olabilir- elindeki kağıtları tahmin etme yeteneği yatar. Pokerde hiç konuşulmadığından esas olan bedenin dilidir. Zaten birçok araştırmaya göre insanlar arası iletişimin yüzde doksanından fazlası, kelimelerin anlamları üzerinden değil, ses tonu, mimikler ve vücut hareketleri üzerinden gerçekleşir. Esaas olan insanın bunu fark etmesidir.

Şaka en iyi üçüncü kamuflajdır. İkinci en iyi kamuflaj duygusallıktır. Ama en iyi en güvenilir kamuflaj açık ve çıplak hakikattir. Çünkü ona kimse inanmaz. Çalışma arkadaşlarına bağırıp çağırıp küfretmek yerine ne düşündüğünü ne hissettiğini dürüstçe söylersen uzun vadede buna alışırlar ve onlarla olan ilişkin düzelir. Konuşmaya başlar başlamaz hemen taciz kar olmak zorunda değilsin; dürüstçe görüşlerini paylaşman fazlası ile yeter. Belki dürüstçe söylediğin bir söz nedeni ile senden hoşlanmazlar hatta senden kurtulmak da isteyebilirler. Ama tüm yalanlardan ve yağcılıktan bıktığın için o zaman kendini daha iyi hissedersin.

Maneviyatı önemserim. Bütün dinlerin içeriğinde hoşuma giden şey “affetmek” fikridir. İsveç’te her yıl farklı dinlerden insanlar bir araya gelip sohbet ederler. Katılımcılar orada fark eder ki tüm dinlerde temel mesele ‘dürüstlüktür.’

Sayın meslektaşım, gözlerini kapa ve düşün lütfen: Neden öfkenin şiddetini önceden hafifletmiyorsun? Aslında işin bir patlama noktasına hiç gelmemesi gerekir. Ötekine senin neyi rahatsız ettiğini neden daha sık söylemiyorsun? Öfke çok kötü bir şey değil; ama patlaması kötü. Öfkeni önceden dışarı vur böylece patlamaktan kurtulursun.Anlaşmazlık anlarında hızla konudan uzaklaşıp haksızlık yapıyoruz çoğu kez. O an olan şeye odaklanmak yerine, önceden olup bitmiş şeyleri de gündeme getiriyoruz. Beş küçük patlama bir büyük patlamadan evladır.

Çocuklar yalan söylemez. Yalan söylemek doğuştan getirdiğimiz bir yetenek değil. Doğduktan sonra öğreniyoruz yalan söylemeyi. Çocuklar dört yaşına kadar dürüsttürler çünkü yalanı bilmezler. Joan Peskin’in “Kötü Maymun” testi bu tezi kanıtlar. Bu test oyuncak bir maymun ve renkli çıkarmalarla yapılan bir sınamadır. Çocuklara hangi çıkartmayı istediği sorulur ama ilk tercih hakkı maymunundur. Çocuk dürüstçe beğendiği çıkartmayı gösterir; maymunda hemen o çıkartmayı kapar. Üç yaşındaki çocuklar ilk turda bir düş kırıklığına uğramalarına karşın, bir sonraki turda maymunu kandırmayı akıl edemez yine dürüstçe en beğendikleri çıkartmayı gösterirler. Her seferinde çocuk düş kırıklığına uğrar. Ancak dört yaşından büyük çocuklar bir süre hileyi keşfedebilir ve maymunu kandırdıkları takdirde beğendikleri çıkartmayı alabileceklerini, yani dürüst olmadıkları takdirde kazanabileceklerini fark ederler. Çocuklar yalan söyleme becerisini bu yaştan itibaren kazanırlar.

Zaman içinde anne babalarımız bize yalan söylemeyi de öğretirler. Hatta zaman içinde bizi, arada bir doğru söylemekten kaçındığımızda hayatın daha rahat yürüyeceğine ikna ederler.

Bir araştırma şirketi, 2006 yılında 16-29 yaş arasındaki kuşağa bu husus sorulduğunda katılanların % 30 dan fazlası hayatlarında en az bir kez, sağlıklı oldukları halde hasta olduklarını söyleyerek mazeret bildirmiş; %20 si canı istemediği için bir arkadaşını atlatmış. Ancak sonuçlar, 20 sene evvel bu oranların çok daha küçük olduğunu ortaya koymaktadır. Giderek yalan söyleme oranı artıyor diyebilir miyiz?

Anne babaların normal insanlar olduğunu savlamak kolay değil. İşte yazarın gözünden kendi anne babası: Sekiz (8) yaşındayken onların bana zulmetmek için gönderilmiş uzaylılar olduğunu düşünürdüm. On beş (15) yaşındayken onların, bir ergenin kafayı yiyip evden kaçmadan evvel ne kadar yasağa tahammül edebileceğini araştırmak için deney yapan bilim insanları olduğunu düşünmeye başladım. Aradan geçen zamanda da onları, gerçekçi bir durum komedisinin, çevrelerindeki insanları eğlendirmek için absürd kavgalar ve hikayeler uyduran kahramanları olarak gördüm. Kendi anne babanız için uygun sıfatları ve nevrozları siz bulun. Ben herkesin ergenlik döneminde anne babasını kandırdığına, aldattığına ve onlara yalan söylediğine inanıyorum. Sanırım herkes hormon patlaması yaşadığı ergenlik dönemlerinde, onların dünyanın en kötü anne babası olduğunu ve baba evinin de cehenneme benzediğini bağırmıştır.

Bu dünyayı bir arada tutan şey ne yalandır ne de dürüstlük.  Bu dünyayı bir arada tutan şey, ne zaman dürüst olmak zorunda olduklarını ve ne zaman küçük bir yalanın kimseye zarar vermeyeceğini kestirebilen insanlardır. Hayatta birçok şeyde olduğu gibi, belirleyici olan doğru bir karışım ve doğru zamanlamadır.

İnsanın kendi söylediği yalan, ona yalan söylenmesi kadar kötü değil diye düşünüyorum. Platon’un “Haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan iyidir.” Deyişine paralel olarak, insanın kendi dürüstlüğü de başkasının ona karşı dürüstlüğü kadar kötü görünmüyor. Biz yalan söylemeyi seviyoruz; fakat bize yalan söylenmesinden nefret ediyoruz. Biri bizden hoşlanmadığı zaman buna tahammül edemiyoruz. Daima en iyi olmak istiyoruz. Kendi sorunlarımızın başkalarının sorunlarından daha önemli olduğunu düşünüyoruz.

Bir ilişkide dürüstlük kızgınlıktan değil de öteki insan duyduğumuz saygıdan kaynaklanıyorsa mükemmel bir iletişim olabilir. Kendimizi aslında olduğumuz gibi görmüyoruz. İnsanın gördüğü şeyi görmek istememesi en büyük bir yalan türüdür. Hepimiz kendimizi ortalamanın üstünde olduğumuzu düşünüyoruz. Yakışıklı, yetenekli, başarılı, güzel… Eğer içinizde kendisinin aslında olduğundan daha kötü olduğunu düşünenler varsa onlara iki tavsiyem var: İlk olarak doğum belgelerinizi kontrol edin çünkü “kendimle gurur duyuyorum, öyleyse varım” diyen Wobegon-Decartes ilkesine göre siz yoksunuz.  İkinci olarak da bir psikologa gidin. 2008 yılında ABD de yapılan bir araştırma, anaokulu çağındaki çocukların ebeveynlerinin % 97 sinin, kendi çocuklarının sınıfının en iyi üçte birlik diliminde yer aldığını düşündüklerini ortaya çıkarmıştır.

Eğer insan kendisinin ortalamanın üstünde olduğunu düşünüyorsa, diğerlerinin bunun altında yer alması tabiidir. Buradaki sorun şu: Diğer insanlar ki onlarda kendilerini inanılmaz ölçüde güzel ve yetenekli bulurlar; kendilerine haksızlık yapıldığını veya aldatıldıklarını düşünürler. Yalan söyleyen hep kendisine yalan söylediği kişiyi koruduğunu düşünür; yalan söylenen de hakikati öğrenmediği sürece mutludur. Çatışmaya yol açan hakikat değil, yalanın ortaya çıkmasıdır.

İnsan kendine karşı dürüst olamayacaksa, başkalarına karşı dürüst olmak neye yarar? Zırvalık olur bu. İnsanlar gün boyu kendilerine yalan söyler, ta ki mükemmel bir yaşam yalanı oluşana dek. Böyle bir yalan insanı korur. Bu sayede insan kendinden şüphe ederek kendini tüketmez.

Felsefeci Warren Shibbles bir yalanın beyaz yalan olup olmadığını anlamak için sekiz maddelik bir test öneriyor.

  1. Sorun yalan söylemeden çözülebilir mi?
  2. Aynı koşullar altında sana yalan söylenmesini ister miydin?
  3. Bu insan aynı koşullarda kendisine yalan söylenmesini ister mi?
  4. Karşındakine, ona yalan söyleyip söyleyemeyeceğini sor
  5. Yalan zarardan çok fayda mı sağlıyor?
  6. Akil insanlara bu yalanı onaylayıp onaylamadıklarını sor.
  7. Yalan ortaya çıkarsa güven kaybına ve daha çok zarara sebep olur mu?
  8. Amaç, araç olarak yalanın kullanılmasını haklı çıkarıyor mu?

Yaşadığımız hayata biz şekil veriyoruz. Biz kendi mecazlarımızı ve yalanlarımızı yaşıyoruz. Onların sadece bir rol ve kurgu olduğunu fark ettiğimizde, artık yalan olmaktan çıkıyorlar.  Ayrıca dürüstlük ve medeni cesaret aslında farklı şeylerdir fakat birlikte boy gösterirler. Sessizce, “şimdi buna hak ettiği lafı söylemek lazım!” diyen kaç korkak vardır. Daha çok sayıda korkak da “Şimdi buna biri yardım etmez ise başına kötü bir şey gelecek.” Der. Ama kimse bir şey yapmaz. Kendisine karşı dürüst olan biri şöyle demelidir: “Bir şey söylemesi veya yapması gereken kişi benim.” Susmak yalan söylemektir. Çoğunlukla da korkakça bir yalandır. Gerekli olan aklından geçeni söyleyecek ya da yapılması gerekeni yapacak cesareti olan biridir.  Dünya artık böyle daha güzel olabilir.

Benden daha kibar daha zeki ve daha güzel bir çok insan var. Bunu kabul etmem gerek. Ama şu anda olduğumdan daha kibar, daha güzel, daha zeki olabilmek için çaba sarfedebilirim.

Herkes tam doz dürüstlüğe hazır değildir. Eğer yerküre üzerinde herkes dürüst olsaydı, Radikal Dürüstlük işlerdi. Ama yalan söyleyerek avantaj sağlamaya çalışan insanlar oldukça, dürüstler enayilik yapmış olur. Yalan birçok durumda var olmak zorunda. Dostluk dürüstlükten daha önemli, ihanetin yalandan daha kötü olduğu söylenebilir mi?

Bir film izledim.  Filmin kahramanı bir “Beden dili” uzmanı…

“Beden dili” eğitimi almış genç ve güzel bir kadını da yardımcı olarak işe alıyor.
İlk gün genç kadın ofise geldiğinde uzmanın genç ve yakışıklı asistanı ona hiç giriş falan yapmadan ve harbiden, “Seninle yatmak istiyorum” diyor.  Genç kadın şaşırıyor. Beden dili uzmanı olan patron da oradadır. Erkek asistanına dönerek, “Söylediğinin bilimsel adını bu genç hanıma açıkla” diyor.
Genç adam “Radikal dürüstlük” cevabını veriyor.

Radikal Dürüstlük Dr Brad Blanton tarafından geliştirilen bir tekniktir ve kendini geliştirme programı Brad Blanton [1]programı iddia yalan , ağrılı ya da tabu konular hakkında bile, daha dürüst, daha mutlu olacak birincil kaynak modern insan stres ve uygulayıcıları . Blanton, o zamandan beri bütün insan ilişkilerinde dürüstlük bu formu yardımcı olabilir iddia ediyor oluşturur samimiyet Birinin duygularını uğruna bir şeyler saklanıyor mümkün değildir. “ [2]

Radikal Dürüstlük tekniği içerir uygulayıcıları doğrudan, açık açık, duygularını devlet ve genellikle kabul şekillerde terbiyesiz [3 ] Örneğin, X kişi hakkında objektif gözlem bir ifadedir “Ben X için tiksinti” kim doğru Yorum yöneltiliyor. Radikal Dürüstlük pratik insanlar, kendileri ve başkaları ile daha dürüst bir ilişkiye sahip amacı için “beyaz yalan” kabul edilebilir normları dışına kaydırmaya bir koleksiyon teknikler kullanırlar.

Radikal Dürüstlük kitap ve atölye çalışmaları yoluyla iletişim ve öğretmek için istihdam malzeme gibi kaynakları eklektik bir koleksiyonu çizilir Tasavvuf , klinik psikoloji , Gestalt terapisinin ve komik inanışlarda (Blanton tarafından geliştirilen)Futilitarianism sahip beyhude olduğunu iddia herhangi bir inanç.

Yazar bu aşamada radikal dürüstlük yerine saygılı dürüstlük dediği farklı bir uygulamayı önermektedir. Bencilce yalanları, sahtekâr yağcılıkları ve ağır hakaretleri hayatınızdan çıkarın. Diğer insanlara hakikatleri saygılı bir şekilde söylemeye çaba sarf edebiliriz. Yalan söylememiz gerektiğinde bunun nedeni ancak başkalarına duyduğum saygı olabilir.

Yukarıda tanımlanan Saygılı Dürüstlüğün kaynağını yeni doğmuş bebekleri taklit, olarak tanımlayan yazar, dört yaşından küçük oğlundan öğrendiği iletişim ilkelerini şöyle sıralıyor:

  • Biri sana gülümsediğinde sen de ona gülümse.
  • Acıktığında (bir ihtiyacın olduğunda) bunu belirt.
  • Bir şeyin tadı hoşuna gitmediğinde başka bir şey iste.
  • Kimse seninle ilgilenmiyorsa, dikkati kendine çekecek bir şey bul.
  • Eğer elbiseyle dolaşmak istemiyorsan, onları üstünden çıkar.
  • Kimsenin seni etkilemesine izin verme. Keyfin yerindeyse gül, değilse bunu herkese göster.
  • İnsanın mutlu olmak için lükse ihtiyacı yok. Yumuşak bir battaniye, sevdiğin insanlar, bir parça yiyecek fazla fazla yeter.
  • Sahte utanca gerek yok. Bir şey canını sıkıyor ya da üzüyorsa hemen göster.
  • Bir insan canını sıkıyorsa başını çevir ve daha ilginç şeylerle uğraş. Hayat can sıkıcı insanlara vakit ayıramayacak kadar kısa.
  • Eğer birini sevmiyorsan ona hakaret etmene gerek yok. Onu görmezden gelmen kafi.
  • Güldüğün zaman kimse elbisendeki kire dikkat etmez.
  • Annene, babana ve en iyi arkadaşlarına karşı kibar ol.
  • Dünyanın kıçını yalaması gerekiyorsa bırak yalasın.
  • Biriyle tanıştığında ona gülümse.
  • Bir şey sana çok zor geliyorsa, bu onu denemeyeceğin anlamına gelmiyor.
  • Bir yedek ilke: Eğer bir kadın memesine cezalandırılmadan dokunman mümkünse çekinme.

Benim kitaptan tarayabildiklerimin hepsi bu kadar. Okuldaki eğitimcilerin ilgisini çekebilecek hususları açımlama gayreti onlara düşmektedir. Ama en sağlıklı olanı kitabı okumaktır.

8 Temmuz 20011 günü Radikal gazetesinin Kitap ekinde, paylaşmaya çalıştığım romanın bir tanıtım/ eleştiri yazısı çıktı. Kaya Genç tarafından yazılan bu kitap eleştirisini, eğitimci ve yönetici meslektaşlarımla paylaşmak istedim. Böylece kitap tanıtım yazıları ile daha bir yakın temasımızın olabileceğini düşündüm

 

Ucuz Roman filmindeki Uma Thurman’a benzeyen bir kadın günlerden bir gün Dövüş Kulübü’ndeki Edward Norton’u akla getiren bir adamla tanışır; üzeri Super Mario’dan çıkmış gibi duran mantarlarla dolu pizzalarını yedikten sonra Kim 500 Milyar İster türü sorularla birbirlerini tanımaya çalışırlar. Buluşmanın yatak kısmı 1970’lerin erotik filmlerini günümüze taşıyan renklerle doludur. Tabii onları görebiliyorsanız; eğer bahsi geçen filmler, dönemler ve bilgisayar oyunlarına aşina değilseniz elbette bu renkleri göremez, bu mantarların şeklini aklınızda canlandıramaz, kadının neye benzediği hakkında hiçbir öngörüde bulunamazsınız. Şimdi roman sanatı ‘görsel kültür’ün Platoncu bir gölgesine dönüşmüştür ve bize kendisinin tarif etmekten çekindiği bir biçimler dünyasının ancak yansımalarını gösteriyordur.

Genç Alman yazar Jürgen Schmieder’in ‘Yalan Söylemeyeceksin! adlı romanını okurken insan roman sanatının kendini içinde bulduğu bu ikincil konuma üzülüyor. Ancak bir yandan da kültürün yüzeyselliğinden bahseden bir romanın sahip olduğu yüzeysel formun gayet yerinde olduğunu da düşünebilirsiniz. Süddeutsche Verlag’da gazetecilik yapan Schmieder başkaraktreri olduğu romanında kendisini bile “ ” olarak tanımlayarak bir e-posta adresine indirgiyor. Dünyanın gidişatından, otuz yaşına gelmesine rağmen kendilerini hâlâ ergen gibi hisseden Dorian Gray kuşağından rahatsız. Bir haberi bahane ederek bu rahatsızlığını ifade edebileceği bir deneye girişiyor: Kırk gün boyunca kimseye tek bir kez bile yalan söylemeyecek.
Schmieder’i Münih’in eski semtlerinde, parklarında, barlarında gezinirken takip ediyoruz, Büyük Lebowski filmindeki John Goodman’a benzeyen bir arkadaşı var, birlikte Nick Hornby romanlarından uyarlanmış filmleri hatırlatan ortamlarda Bayern Munich’in maçlarını izleyip sohbet ediyorlar. Hâlâ çamaşırlarını yıkamaktan şikâyet etmeyen bir annesi, tatlı bir babası ve çalıştığı ofiste kadın meslektaşlarıyla flört etmesine çok da bozulmayan bir eşi var. Kırk gün boyunca yalan söylememeye karar veren Schmieder bu kişileri sırasıyla şehir hayatından korkan bir taşralı, oğlunu çok şımartarak onu şimdiki gibi tembel birine dönüştüren kötü bir anne, uyuz bir adam ve kendisiyle yaşamasa daha büyük mutluluklara ulaşabileceği bir eş olarak tanımlıyor, bunu suratlarına söylüyor. Aldığı tepkiler şaşkınlık, tiksinti ve kayıtsızlık arasında gidip geliyor. Gittiği spor salonunda vücut esnetme hareketleri yapan genç kıza, salondaki bütün erkeklerin şu anda kendisinin göğüslerine baktığını, bir striptiz kulübüne gitseler bundan daha ateşli bir manzarayla karşılaşamayacaklarını söylediğinde salondaki herkesin sesi kesiliyor ve kıpkırmızı oluyorlar. Sevgilisinin kendisini aldattığını söyleyiverdiği bir arkadaşının evindeki partide göğsüne aldığı bir yumruk darbesi, Schmieder’e gerçeği söyleme işinin daha zararlı sonuçları olabileceğini gösteriyor.

Sorgulanmış hakikat 
“Önümüzdeki kırk gün için niyetim, her ne pahasına olursa olsun açık ve dürüst olmak. Her zaman. Nezaket hissi yok, diplomasi yok, herhangi bir şeyi olduğundan daha güzel gösterme çabası yok. Beyinle ağız arasında filtre yok. Radikal dürüstlük her zaman.” Schmieder iyi bir gazetecinin yapacağı gibi kendisini bütünüyle konusuna adıyor, hem tarihsel bir araştırmaya girişip Hıristiyan din âlimlerinden dekadan şairlere yalan söylemenin şeceresini ve felsefesini inceliyor hem de bugün insanların yalan söylemeye dair görüşlerine başvuruyor. Immanuel Kant, bu görevindeki en önemli yol göstericisi haline geliyor: “Dürüstlük, insanın kendisi ya da bir başkası için büyük bir hüsran yaratacak olsa da, herkese karşı yerine getirilmesi zorunlu olan biçimsel bir görevdir.” Onun Alman torunlarından biri olarak Kant’ın bireysel davranışın etik yasalarıyla evrensel etik arasında denklik kuran kategorik buyruğunu hayata geçiren Schmieder kitabın ilk bölümlerinde şunları söylüyor: “Eğer gayet dürüst bir insan olduğunuzu ve hiç yalan söylemediğinizi düşünüyorsanız, sizi bugün aslında ‘Boyun devrilsin’ ya da en azından ‘Sürün inşallah’ demek istediğiniz kaç insana ‘Günaydın’ dediğinizi düşünmeye davet ediyorum. Ben paskalya orucundan önceki son hafta saydım, her gün en az sekiz dokuz defa aslında başka bir şey kastederek ‘Günaydın’ diyordum; ‘İyi günler’, ‘İyi akşamlar’ ve ‘İyi geceler’den ise bahsetmek bile istemiyorum. Kaç defa bir insana, onu süzme bir salak olmasına rağmen sevdiğinizi söylediniz? Karınıza yeni çalışma arkadaşınızın mükemmel bir kıçı olduğunu ve ofiste yanınızdan her geçtiğinde arkasından bakakaldığınızı hiç itiraf ettiniz mi?”

Buradaki sorun, Aziz Augustinius gibi bir yazarın ‘İtiraflar’ında okuduğumuzda bizi heyecanlandıran radikal dürüstlük projesinin yeterince ileriye götürülmeyişi ve hep yüzeyde kalışı. Annesine sırf kendini fazla şımarttığı için öfkelenen çocuk, hâlâ şımarığın teki olduğunun farkında değil ve bunun farkında olanın o değil de biz oluşumuz kitabın aleyhine işliyor. Yalan söylemediğini zannederken bile yalan söyleyen birini izleyen kişi konumundayız; eğer gerçeği söylemek, tren bileti satarken yeterince hızlı çalışmayan bir kadına ‘sürtük’ demek veya ofisteki iş arkadaşımızın poposunun çok büyük olduğunu bağırarak herkese ilan etmekse o zaman daha az erkek egemen görünen yalanlarla da idare edebiliriz. Zaten sonuç olarak ‘Yalan Söylemeyeceksin!’de Lacan’ın asla doğrudan yüzüne bakamayacağımızı söylediği korkutucu ve aşırı karmaşık ‘hakikat’inin yerini çeşitli önyargılar ve bunlarla oluşmuş bir düşmanlıklar dünyası alıyor. Birinin karşısına geçip “Sen zayıf ve zavallı ve çirkin ve tekinsiz ve yeteneksiz bir pisliksin” demek gerçeği söylemek değil, gerçeği yaratmaktır ne de olsa; Schmieder kitabında değindiği Nietzsche’nin hakikat üzerine görüşlerini özetlerken Nietzsche’nin özünde ‘dürüst’ bir filozof olduğunu söylüyor.

“Avustralya yerlileri 11 yaşına geldiklerinde yalnız başlarına bir yıllığına ormana yollanırmış. Dönüşlerinde de artık yetişkin bir erkek olarak görülür, evlenir ve çocuk yaparlarmış. Ben 30 yaşındayım ve hâlâ büyümedim. Öte yandan benim ormanda hiç yalnız vakit geçirmediğimi de göz önüne almak lazım tabii.” Ardından bu hep genç kalan Dorian Gray kuşağının hep geçmişte veya gelecekte yaşayan, sürekli olarak yalan söyleyen, sabah 9 akşam 5 mesailerine hapsolmuş, sıkıcı televizyon programlarıyla çarçur olan hayatlarını anlatmaya girişiyor. Kulağa biraz Chuck Palahniuk’un ‘Dövüş Kulübü’ gibi geliyor; hatta Salinger’ın ‘Holden’ı da özünde tek bir özelliğe, insanların yapaylığına, gerçek olmayışlarına, yalancılığına isyan ediyordu. ‘Yalan Söylemeyeceksin!’in sonuna geldiğimizde ‘Gönülçelen’ veya ‘Dövüş Kulübü’nün tarif ettikleri yapaylıkla karşıtlık oluşturarak bize sahici gelen dünyalarından birini terk ediyor gibi hissetmiyoruz. Yaşadığımız şey daha çok uzaktan kumandanın düğmesine basarak gürültülü bir televizyon programının hayatına son vermeye benziyor. Roman vadettiği şeyi yaparak bize kırk gün süren bir deneyi izleme imkânı veriyor.

Ulaştığımız sonuç, arkadaşlığın ve şefkatin hakikati söylemek ve dürüstlükten daha önemli olduğu. “Yalan söylemek zorunlu bir kötülük ama insan gerçek mutluluğu ancak temelden dürüst olursa yaşayabilir.” Sevmediğimiz, öfkelendiğimiz kişiler hakkındaki ‘hakikati’ söylemek yerine yine onlara yalanlar söyleyip kendi işimize baktığımız Protestan Alman etiği, kitabın sonunda görkemli bir geri dönüş yapıyor. “Eğer birini sevmiyorsan ona hakaret etmene gerek yok. Onu görmezden gelmen kâfi.” İnsan Schmieder’in özünde Schmittçi bir faşist metafiziği benimseyen projesinin en sonunda bir küçük burjuva Avrupa bencilliğine geri dönmesine seviniyor. Ne de olsa beterin beteri var: American History X’deki kardeşlerin yaşadıklarını hatırlayın, tabii filmi izlediyseniz.

Kitap tanıtım eleştirisini nasıl buldunuz? Susmanıza gerek yok. İsterseniz “Saygılı Dürüstlük”, isterseniz “Radikal Dürüstlük” içinde cevap verebilirsiniz. Ama mutlaka cevap verin lütfen!

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın