Üç Anadolu Efsanesi

Köroğlu Karacaoğlan Alageyik

Meslektaşlarımız dinlencelerinde, özellikle uzun yaz tatillerinde genellikle mesleki yayınlar dışında, “yaz kitaplarını”, “tatil okumalarını” tercih ederler. Böylece sürekli akademik, bilimsel, mesleki konuları işleyen, bir anlamda yeknesak ve sıkıcı sayfalardan kurtulmayı, bedenen dinlenirken aynı zamanda zihnen de dinlenmeyi planlarlar. Bu bir tür “perhiz (diyet)” programına başlamak, girişmek gibidir. Temelde doğal olmayan, hastalıklı, sağaltılması gereken bir durumun, duygunun, alışkanlığın ortaya çıkışıdır. Beslenirken de benzer bir durum yaşarız. Bedenimizin gereksinimi olan enerjiyi doğrudan şeker yiyerek sağlayabildiğimiz gibi, düzenli beslenme içinde farklı besinlerden, meyvelerden, sütten, ekmekten de sağlamak mümkündür. Uzmanlar da genellikle bu ikinci yolu tercih ederler. Tıpkı bunun gibi günlük okuma kaynaklarımızın hemen tümünden “mesleki nitelikli” içerikli bölümleri veya genel düşünceleri görmemiz, bütün içinde uzmanlık alanımızda yorumlayıp içselleştirmemiz mümkündür. Usta Yaşar Kemal’in Üç Anadolu Efsanesi’ni (Yapı Kredi yayınları 1987 21. Baskı) okurken bu sonucu çok kolay yaşadım.  Köroğlu Destanı’nı bir halk hikayesi kapsamında eğitim yöneticiliği açısından izlemeye, aşağıdaki boyutlarda paylaşmaya çalıştım. Kolay değil okul ya da eğitim yöneticisi olmak, “Körün Oğlu’nun acılarını çekmek gerek.


Şöyle rivayet ederler ki:

“O zamanlar Bolu Beyi, Osmanlı Padişahları kadar ünlü, onlar kadar itibarlı beydi. Gençti yakışıklıydı. Tabası onu sever, onunla övünürdü”. O zamanlar bir okul müdürü Bakanlık mensupları kadar ünlü, onlardan daha itibarlıydı. Öğretmen, öğrenci ve velileri onu sever, onunla övünürlerdi. Bolu Beyi denince, akla en güzel, rüzgar gibi kuş gibi, yıldırım gibi atlar gelirdi. Okul Müdürü deyince akla, en yetkin, çalışkan, mesleğinin aşığı, civan gibi, cirit gibi öğretmenler gelir. Bolu Beyi’nin atlarını yetiştiren Yusuf’u babası köyünden uğurlarken, “Kendine git daha güzel bir diyar bul, orada daha güzel atlar yetiştir. Kula kul olma, kulun emrine girme. Girersen, bil ki başına büyük belalar gelecektir. Kendi başına buyruk ol. Dünyayı güzel atlarla donatmaya devam et.” Bu cümleler yıllarca bir okuldaki müdür ya da müdür yardımcısı koltuğuna bağlanıp, oradan ayrılmayı, mesleki ölüm olarak nitelendiren meslektaşlarıma söylenmiş gibi. Git arkadaşım! Orada tutunup kalmak için kula kul olmaya gerek yok! Git Okulunda hükümran ol! O güzel öğretmenlerinle birlikte dünyayı yetiştirdiğin bilgili ve karakterli gençlerle donat!

Efsanenin bu aşamasında, Bolu beyi, Koca Yusuf’tan Osmanlı Padişahına sunulmak üzere en iyi atları seçmesini istediğinde, Koca Yusuf Deniz aygırı tarafından döllenmiş üç özel, cılız atı önerir. Bolu Beyi’nin gazabı büyük olur. Bunlar at değil, üç tane ölü tazı, üfürsen yıkılacaklar. Kellesini vurun şu seyisin. Kellesini vurun şunun! Seyisi sevenler araya girerler, Yusuf’un canının bağışlanmasını diledir.  Bey cellatlarına emir verir: “Canını bağışladım. Gözlerine mil çekin, çekin ki binlerce güzel at dururken üç ölü tazıyı seçip getirmesin. Ve cellatlar Yusuf’un gözüne mil çekerler. Beylerin sağı solu olmaz bir bakarsın verir abad eder, bir bakarsın vurur berbad ederler. Ust makamlar da böyledir.  Siz uzman olarak bildiğiniz doğruları söylersiniz ama amirler bunu duymak istememektedirler. Olsun! Koca Yusuf bildiği iyiyi söylemeyi göze almış;  bu süreçte gözlerini verip karanlıkta kalmaya katlanmıştı.

Koca Yusuf’un oğlu Ruşen, Körün Oğludur artık. Ancak Ruşen, toydur, çekingen korkaktır, güçlülere sesini çıkaramaz, akranlarına bile haraç verir. Bu nedenle boynu eğridir Koca Yusuf’un. Bu korkak Ruşen, bir gün sokakta bir zağar köpek görür: Dişine bir işkembe takmış, mahallenin bütün köpekleri peşinde elinden almak isterler işkembeyi. Zağar küçük ardındakiler iri çomarlar. Küçük köpek arkasını bir taşa dayar, işkembeyi bacaklarının arasına alır, üstüne gelen köpeklerin tümüne olanca gücü ile saldırır ve işkembeyi kurtarır. Makamının, unvanının alt sıralarda olduğuna aldırma. En zor koşullarda direnmeyi, güçlülerle mücadele etmekten korkma gerçek meslektaşım. Düşünün ki, Köroğlu yiğitliği küçümencik bir itten öğreniktir.

Yazar, efsanenin bir yerlerinde, babası ile Ruşen’i karşılaştırırken insanların genetik doğuşlarına değinen deyişi ile göndermeler yapıyor. “Göl yatağından su eksik olmaz. Kurt eniği kurt olur, Koca Yusuf’un oğlu da Koca Yusuf gibi olacaktır. Ne var ki oğlunun korkaklığını yüzüne vurmaz Koca Yusuf. İnsan anadan yiğit doğmaz, insanı hem yürekli hem de korkak yapan görgüsü ve aklıdır. “ diyor. İnsan iyi ve iyilik yapmaya uygun bir yapıda (fıtratta) doğar. İnsanın kötü olması için ayrıca bir çaba sarfetmesi, ek enerji sarfetmesi gerekir.

Ruşen Ali atların arasında büyümüştü ama atlara bakmamıştı. İyi atçılar, hele Koca Yusuf gibiler, atları kokularından bilirler. Kır tay gelirken bir deniz kokusu, taze yosun kokardı. Ruşen bütün bunları nereden bilsin. Bu anlatım bana hayatının ilk yıllarının hemen tümünü okul ortamında geçirmiş aday (stajyer) öğretmenlerin çocukların, gençlerin duygularını anlayamama durumunu anımsatıyor. Bir şairin dediği gibi “Ol mahiler ki derya içredir derya nedir bilmezler.” Genç öğretmenlerin gençleri anlamakta zorluk çekmelerini açıklamak zor görünüyor. Onların eğitim liderleri olan okul yöneticileri,  Koca Yusuf gibi öğretmeni, öğrenciyi, veliyi, sözün gelişi, kokusundan tanımak anlamak konumunda olmalarının gerekliliğini vurguluyor.

Koca Yusuf Bolu Beyinden beğenmediği, o sümüklü atı kendisine vermesi için yollar arar, adam koyar, haber salar. İsteği kabul edilir at sürüsünün içine girerler; Ruşen Ali babasının bu atı nasıl bulacağını ve ne yapacağını merak eder. “İyi atçılar, hele Koca Yusuf gibisiler ellerinde büyüyen atları kokularından bilirler. Ya da onları derin bir duygu alır atlarına götürür”. Ya iyi eğitmenler, okul yöneticileri? Onlar ellerinin altında birlikte yaşadıkları öğretmenlerini, öğretmenler öğrencilerini kokularından bilmezler m? Sınıfta, okulun içindeki farklı bir durumu görür görmez, “Evet bu onun işidir” diyen meslektaşlarımı bilirim. Neyin kimin tarafından yapılacağını veya yapılabileceğinin biliverirler şıp diye. Ben usta öğretmen, müdür böylelerine derim.

Baba oğul başlarlar tayı beslemeye. Yemini, otunu, suyunu ölçüyle veriyorlar, tam zamanında tımar ediyorlardı. Koca Yusuf bin çiçekten merhemler kaynatıyor, bu kokulu, şifalı merhemlerle tayın her yanını ovuyor; dağların tekmil çiçeklerinin kokusunu tayın bedenine içiriyordu. Benim CAN öğretmenimi anımsadım bu satırları okurken Onların her biri bir Koca Yusuf ve sınıfındaki her çocuk bir “kır at”. Bilgi, düşünce, duygu dünyasının bütün renklerini, kokularını ve tatlarını sırtlarını sıvazlayarak, ölçüyle içiriyor onlara.

Yetişmiş kır at üstünde, Ruşen Ali heyecanlıdır. Kendilerini takip eden Bolu Beyinin atlılarını görünce heyecanlanır. Babası anlar. “Oğlum senin yüreğine korku düştü. Senin yüreğine varsın korku düşsün, bir diyeceğim yok. Daha evvel söylemeliydim ama şimdi söylüyorum: At binicisine bağlıdır. Atın üstündeki binicisi cesursa, at da cesurdur. Düşünceli dalgınsa, at da dalgın olur. Kederliyse at da öyle. Yılgınsa at da öyledir. Korkarsa at da korkar.” Bu satırları tüm okul müdürleri yazıp masanın karşı duvarına asmalı.  At binicisine göre kişner sözü buralardan gelir Müdürüm! Bizim insanımıza dünyada hiçbir insan eşdeğer olamaz, hele öğretmenimize! En ilerideki Dünyaya ulaşmak bizim için zor değil. Sen yüreğindeki tutukluğu aç müdürüm. Haydi müdürüm! Topla kendini. Son yirmi yıldır çok dağıttık eğitimi!

Ölmesine yakın Koca Yusuf, oğlu Ruşen Ali’ye bilinen adıyla Köroğlu’na sözüyle sazıyla öğüt verir: “Yiğit olan arkasını ya Bey’e vermeli ya dağa vermeli.” Akar abıhayat biter yemişler/Aslan gibi bu dağlarda kalmalı/Yürü oğlum burda aslanlar yatar/Aslan yatağında aslan olmalı. Söz şimdi Aytaç’ta ise Seçkin olan, yiğit olan müdür arkasını Beyler değil, kendi benliğindeki dağlara dayamalı. Beyler senin özünden daha zayıf ve ölümcüldür. Özüne, benliğine, kişiliğine, mesleki yeterliliğine daya sırtını. Koca Yusuf’un dörtlüğünü kendine göre oku: Akar abıhayat, yetişir çocuklar, gençler/Müdür Kartal gibi okuluna konmalı/Yürü müdürüm okulda kartallar tüner/Müdür okulunda çift başlı kartal olmalı.

Körün Oğlu, babasının ölümü ile artık Çamlıbel’in haramisi, Köroğlu olmuştur. Artık Bolu Bey’ine güç göstermenin zamanıdır. Rastladığı bir çobanı çok sert biçimde çağırı, çoban cevap vermez, Köroğlu sinirlenir; çoban oralı olmaz ve sonunda çobanın yanında gerçek kişiliğine-insan- bürünür ve çoban ona nasihat eder: Sesin öyle bir ses ki, ne altındaki ata ne de sana yakışıyor. Sanki şu küçük dağları ben yarattım, büyükleri de dedemden kaldı der gibi. Ömrün oldukça hiçbir adama böyle tepeden karıncaya bağırır gibi bağırmayacaksın. Bilmediğin insanlara böyle davranman senin çiğliğini gösterir. İnsanlara böcek gibi, karınca gibi bakamazsın. Şu evren içinde ne kadar yaratık varsa en kutsalı insandır. Hiçbir insanı küçük göremezsin, aşağılatamazsın. İnsanı aşağılatan, önce kendini aşağılatmış olur. Kendine saygısı olan, olumlu sağlıklı bir adam başkalarına da en büyük saygıyı duyar. Türkiye’nin en büyük yazarı unvanını alan Yaşar Kemal ustaca kalemi ile çobanı böyle konuşturuyor. Aytaç Açıkalın der ki toplansın cümle öğretmenler, okul yöneticileri ve eğitim yöneticileri, kulak verelim çobanın öğütlerine, o zaman gerçek olur “okulda etkili iletişim”.

Bolu Beyi’nin gözünde Ali Ruşen hala Körün Oğlu’dur; hâlbuki o, çoktan Köroğlu ruhuna girmiş, hatta Bolu Beyi’nin kızına göz koymuştur. Ama kim verir ona Bolu Beyi’nin kızı Telli Nigar’ı. “Olmaz olmaz , bu beyler adam değil ki, kendi faydalarından başkasını düşünmezler. Halbuki yoz adamın yüreği daha geniş, daha sıcak, daha iyilik dolu. Bu beyler insan soyu içinde aşırı gitmiş ekine benzer. Başak maşak vermez. Gelin biz umudumuzu bu beylerden keselim de kendi başımızın çaresine bakalım. Ben de öyle düşünürüm değerli meslektaşlarım. Vazgeçelim şu yukarıya, hep yukarıya bakmaktan, onları memnun edip, onlardan medet ummaktan, isteyip dilenmekten. Onlar bizim okul tarlasının aşırı gitmiş tarlasının başaksız ekinleri gibi. Koyun yoz gönlünüzü ve gücünüzü ortaya ne yapacaksanız yapın kendi çapınızda, kendi okulunuzda.

Köroğlu efsanesinin temel öğesi “Kırat’tır”; tıpkı eğitimde tüm etkinliklerin ve girişimlerin özeğinde “öğrencinin” olduğu gibi. Köroğlu’na babası vasiyet etmişti. İki eli kandaysa da, savaşta, dövüşte, aşkta, sevda içinde, başı bin türlü bela içindeyse de önce Kıratın rahatını görecek, sonra da kendi rahatına bakacaktı. Küpe olsun insankaynağı yöneticilerinin, okul müdürlerinin kulağına: Önce öğretmenin, öğrencinin rahatına, ihtiyaçlarının giderilmesine bakacaksın, sonra kendi odalarınızı donatmak ve döşemek gibi.

Bu Çamlıbel denilen yer, Köse Kenan’ın yurduydu. Kısa boylu, kütemez enli bir eşkıyaydı. Çenesinin çukurunda yalnız bir tek tüy vardı. Kalın, sağlam, urgan gibi bir tüy. Hoş zamanlarında bu tüy çenesinin altına kıvrılır yatar; hırslanınca da kalkar dikilir yere saplanırdı. O zaman kılıç gibi bir tüy olurdu; o vakit Köse bir adım atamazdı. Eğer o tüy yere saplanmasaydı öfkesini yenemeyen Köse, çok hanlar, hanumanlar dağıtır; çok ocaklar söndürürdü. Bereketki bu kıl onun önüne geçiyor yere saplanıyor, onu olduğu yerden kıpırdatmıyordu. Köse kılın elinden bir kurtulsa alim Allah dağlar devirecek. Kılla uğraşayım derken, kılı saplandığı yerden kurtarayım derken, bu arada öfkesi de geçiyordu. Düşündüm eğitim ortamlarındakilerin de çenelerinin altında köseninki gibi bir kıl olsaydı, öfke kontrolü denen bir sorun kalmazdı kurum içinde.

Köroğlu Çamlıbel’de eğlendi kaldı. Anadan azan, babadan tezen, Allahtan korkmaz, kuldan utanmaz gelip Köroğlu’nun etrafına toplandılar. Köroğlu yol vurdu, bel kesti, engin kervanlardan baç aldı. Delilerini doyurdu, fakir fukaraya dağıttı. Adı gitti İran’a Turan’a yayıldı. İstanbul padişahını, İran Şahını korku tuttu. Her seferi bir hikâye oldu âşıkların diline düştü.

Olsun deminiz, olmasın gamınız, hayra dönüşsün serencamınız.  Bir dahaki kitabımızı daha güzel özetleyelim. Okuyanların gözleri, aklı çağ olsun. Mert yakalarınız namert eline geçmesin. Ustamızın adı Aytaç (Hıdır), elinden gelen budur.

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın