Portakalın Aklı Olsa

Bence uzun zaman geçti. Siz “çok uzun” tam elli dört gün geçti diyebilirsiniz. “Geç” olduğu üzerinde fikir birliğine ulaşmamız şart değil. Aynı durumları farklı düşünmek düşünme alanımız genişletecektir. Zaten bu defa bir parça düşünmek, eylemine ilişkin bir konudan biraz felsefeden bahsedeceğim. Biz eğitimciler sık sık  “Türkiye Eğitiminin bir felsefesi olmadığından” yakınırken, felsefeden pek fazla hoşlanmayız. İçimizden biri herhangi bir konuyu bir parça farklı açılardan derinlemesine açıklamaya çalışırsa “felsefe yapma” diye zihinsel tembelliğimiz için yer açarız.

Felsefe insanın geliştirir mi? Geçmiş filozoflar bu konuda bahse girerler ve denek olarak da, bir hamburgerci çırağını seçerler. Bir gece genç bir kadın geç vakitte dükkana gelir, Ben’e (çırağın adı) Filozofların ölümden sonra toplandıkları “Fikirler Dünyası”nı ziyaret etmeye ikna eder. Ben (Aytaç Açıkalın) kitabın okul için, özellikle okul yöneticileri için fikir verecek cümlelerini toplamaya çalıştım.

Okuldaki en bilge adam okul müdürü olmalı; çünkü onun bilmediğini bilecek bir zekâsı var. Tüm hikmet cehaletin kabulü ile başlar. Felsefe yapacaksan tuhaf şeylerden korkmamalısın. Düşünce deneyimleri felsefede çok işe yarar.

Sokrates Atina’yı, Atinalı halinden memnun safkan bir at, kendisini de bu atı ısıran, rahatsız eden bir “at sineği” olarak görür ve “ onları hissettikleri rahatlıktan çıkarmak, düzgün düşünmelerini sağlamak benim görevimdi” der. Ve devam eder, “Tüm gün rahat yüzü görmedim, oradan oraya koşturdum, çalkalandım, kınandım azarlandım.” Etek öpenlere söylüyor sanki.

Normal insanlar özgür iradenin metafiziksel sorununu mu düşünüyorlar; hayır onlar, daha iyi nasıl yaşayacaklarını, borçlarını nasıl ödeyeceklerini düşünüyorlar; Cinsel hayatlarını umursuyorlar, terfi almakla ilgileniyorlar. Aklın nasıl çalıştığını mı merak ediyorlar? Kesinlikle hayır! En çok hangi arabayı alacaklarını düşünüyorlar. Nasıl bu tanımlar bizlere uyuyor mu?

Herkese nasıl düşüneceği öğretilebilir. Eğer incelenmeyen hayat yaşanmaya değmezse ki bu gerçekten doğruydu; o halde felsefenin yer aldığı bir hayat, felsefenin olmadığı bir hayattan kesinlikle daha iyidir.

Boş levha diye bir şey yoktur. Herkes doğuştan. … Düşünmeyi öğretmek için seçeceğimiz kişi “genç biri olmalı. Hayat tüm orijinal fikirlerini ondan alıp merakını köreltmemiş biri olmalı.” İnsanın kendi cehaletinin boyutundan habersiz yaşamasındansa bilgi ve öğrenme eksikliğini takdir etmesi kesinlikle daha iyidir.

İyi bir sebep bulamadığın hiçbir şeye inanma. Sağlam şekilde karşı çıkacak delillerin olmadığı sürece hiçbir düşünceye önyargılı davranma.

Öncelikle dünyayla ilgili varsayımlarını acımasızca sorgulamaya ve açık fikirli kalmaya hazırlıklı olmalısın. İyi olan tek şey bilgi, kötü olansa cahilliktir. Cahilliğin bilincinde olmak iyi bir şeydir.

İnsanlar, felsefe kendilerinin akıllı olduklarını hissettirdiğinde severler; düşünmelerini sağladığındaysa ondan nefret ederler.

Geleneksel bir felsefe sorusu: Algılarımızın sunduğu kanıtlar güvenilir midir? Gerçekliğin gerçek doğasını bilebilir miyiz? Çözmek kelimesi biraz hırslı görünebilir. Am belki neler düşündüğün üzerinde çalışabilir ve düşündüğün şey için daha iyi nedenler bulabilirsin; bu da pek kötü bir başlangıç sayılmaz. Hemen karar vermek zorunda değiliz. Sadece bir şeylere kafa yormamız gerekir. Doğru görüş, her şeyden şüphe duymaktır, yani şüpheci olmaktır. Tecrübe etmediğimiz sürece somut nesneler yoktur. Aslında dünya bu deneyimlerimizin bir yorumudur. Bir ağacın var olduğunu söylemek, aslında “bir ağacın görüldüğünü” söylemektir.

Gördüklerimiz, hissettiklerimiz ne derecede gerçektir. “Dünyayı tecrübe etmemizin büyük bir kısmının bize, bizlerin insan olarak nasıl oluşturulduğumuza bağlıdır.” Bir deney: Leğen büyüklüğünde üç kap alın. Birine, buzdolabında soğutulmuş su, diğerine yaklaşık 40 c sıcaklığında su, üçüncü kabımıza da normal oda sıcaklığında su koyun. Kolunuzun birini soğuk suyun içine tam sokup, üşümenize aldırmadan dayanmaya çalışın yaklaşık dört dakika kadar. Kolunuzu soğuk sudan çıkarmadan diğer kolunuzu yakmayacak kadar sıcak suyun içine sokun. Sabredin birkaç dakika bekleyin. Sonra her iki kolunuzu oda sıcaklığında suyun olduğu leğene sokun. Su sıcak mı soğuk mu? Bir kolunuz sıcak mesajını gönderirken diğeri soğuk diyor. Gerçekte su nasıl? Bu deneyde dünyanın bazı özelliklerinin sabit olmadığını görüyoruz. Çünkü bu özellikler gözlemcinin durumuna bağlıdır. Eğer bir nesneye ilişkin deneyimimiz nesnenin kendisi değişmediğinde değişebiliyorsa, algılarımızın bize söyledikleri konusunda dikkatli olmamız gerekir.

Bir başka deney: Çok sevdiğiniz kırmızı kazağınızı giydiniz. Şimdi monofrekans ışık yayan bir sokak lambasının altında bakın, kazağınız solgun kahverengidir. Sonuç, nesnelerin belirli özellikleri nasıl tecrübe edildiklerine bağlıdır. Eğer farklı zamanlarda değişebiliyorsa nasıl tek bir gerçek renkten bahsedilebilir.  Renkler nesnenin içindedir. Renk deneyimi kişidedir. Örneğin balıkçı dükkânında kimse yoksa balıklar kokmazlar.

Herkes ölecektir elbette; bu doğru. Ama ölümün kendisi aslında kimsenin başına gelmez. Ölüm meydana gelir gelmez; ölü bir insan için kötü bir şey olamaz. Çünkü o insan için artık yoktur. Ölümün acıya neden olduğuna şüphe yok. Ama bizler ölmeden hemen önce hissedilen acı ve geride kalanların üzüntüsünü ölümün kendisi ile karşılaştırdığımız içim ölümden nefret ederiz. Ölüm bizi ilgilendirmez, çünkü biz hayattayken yoktur ve ölüm varken de biz yokuzdur. Sağlıklı ve mutlu olduğumuz zaman “daha fazla” zaman ihtiyacımız vardır. Hayat güzel olduğu sürece ölüm kötüdür. Beni güzel şeylerden mahrum eden şeylerden nefret ederim. Sınırsız yaşama sahip olmadığımız için belirli seçimler yapmamız gerekir ve bu da belirli fedakârlıklar demektir. Yaşamı değerli kılan nadide oluşudur. Sınırlı zamanı olanlar çok daha verimli olurlar.

Fikirler eski olabilir doğru, ama bu fikirlerle ilgilenen yeni insanlar vardır. Felsefi bir soru, her kuşağın soracağı bir şeydir. Eğer derin düşünce çılgınlık ise, Tanrı beni mantıklı olmaktan korusun.

Akıl nedir? Kafamda olan her neyse? Zihinsel deneyimler diye adlandırdığımız her şey. Aklın beyinden çok daha fazlası olduğu aşikârdır. Genel anlamda beyin, beden, bellek ve psikolojik devamlılığın beraber çalışması normaldir.

Eğer iki teoride gerçekleri açıklayabiliyorsa her zaman basit olanını tercih et.

Farklı deneyimlerimiz olabileceğini anlamamız gerekir. Dünyayı hepimiz kendimize has bir şekilde görüyor, kokluyor ve tadıyor olabiliriz. Bu nedenle içimizde yaşadığımız duyguları doğrudan karşılaştıramayız.

Sempozyum sözcüğünün kökeninde,  aslında bir Yunan içki partisi sym (ile) ve posis (içmek) vardır.

Her şey felsefenin konusu olabilir. Sanat, müzik, haberler, doğru, yanlış, Allah, şakalar ve hatta seks bile. Nitekim bağımsızlık fikri insanı doğuştan sahip olduğu üç temel hakka; yaşamak, özgürlük ve mutluluk dayanır. Bu aşamada mutluluğa biraz değinsek iyi olacak

En çok ne istiyorsunuz? Başarılı bir okul müdürü olmayı mı, belki de bilge bir kişi. Peki bu gerçekten en çok olmak istediğiniz şey midir? Aileniz ile ilişkileriniz ve hatta sağlığınızı gözden çıkaracak kadar istediğiniz bir şey midir? Bazen dünyada en çok sahip olmak istediğiniz şey, acı veren kulak ağrınızın durmasıdır. Peki, bu ne gösteriyor? Dünyada mutluluk dışında daha çok istediğimiz başka bir şey olmadığını. Neden arkadaşlığa değer veririz? Çünkü bu sizi mutlu eder. Parasal anlamda başarı neden önemlidir? Çünkü sizi mutlu eder. Mutluluk kendi hatırı için değer verilen tek şeydir. Mutluluk her şeyden baskın çıkar! Mutluluğun herkesin amacı olduğu, ama yine de paradoksal olarak, mutluluğa, mutluluğun kendisi dışında- onu temin edecek her neyse onu arayarak- bir şeye yönelerek ulaşabileceğimiz bilinen bir gerçektir. Aslında en üzücü uğraş, mutluluğun kendini bulmaya çalışmaktır. Sürekli bir şeyler istediğimize göre, aslında bir şeylere sahip olmak da bizleri tatmin etmez. Kimileri, mutluluğu amaçlarımıza ulaşamamak değil, onlar için kıvranmak olduğu savına karşı çıkabilir. Ancak bir sonraki arzumuz gerçekleşmeden önceki birkaç dakika dışında asla mutlu olamayız. Mutluluk aslında elde edilemezdir. Bir efsanedir.

Herkes mutlu olabilir. Ancak bunun farkına varabilme yetisi çoğumuzda yoktur. Mutluluğun peşinden gitmeyin omu kucaklayın. Mutluluğun hak ettiğimiz, ama sahip olmadığımız bir şey olduğunu düşünmek hatadır.  Bir çok iyi şey, sadece kötü şeylerin olmamasından doğar. Bir ekmek lokması aç bir adama, tok bir adama verilen ziyafetten çok daha keyif verebilir.

Mutluluğu kovalama hakkı mı? Mutluluk keyifle değil “iyiyle ”ilgilidir.  Bence mutsuz olma hakkımızı koruyalım. Hoşnutluk, mutluluğun düşmanıdır. Çünkü mutsuzluk olmadan mutluluğun bir anlamı kalmaz. Para insanları bozar ama yokluğunun bozduğu kadar değil. Mutluluğun anahtarı öğrenmek değil, yaşamaktır.

Bir şeyi bildiğini söylemek hem buna inandığını, hem de bunun doğru olduğu anlamına gelir.

Düşüncelerim ben değildir; onlar benimdir. Ok farklı deneyimler edinmiş olabilir ve yine de ben olabilirim. Ama ben deneyimlerimden başka bir şey olmalıyım.

Kesinlikle, sözcüğünü kullanmayın. Hiçbir şey o kadar kesin değil. Ne de olsa bedenimiz dış dünyadaki sınırımızdır. Doğrudan kontrol ettiklerimizin sınırını temsil eder. Kişiliğimiz de insanların bedenlerine nasıl tepki verdiklerine göre şekillenir.

Vicdan, bizi birilerinin izlediği konusunda uyaran, manevi bir sestir. Bir şeyin normalde olmaması ya da daha önce gerçekleşmemmiş olması, bunun imkânsız olduğu anlamına gelmezdi.

Düşürülmüş bir cüzdan bulmuştu birisi. Bunu yanında çalışan genç gördü. Onu sahibini bulup vermesini önerdi. Fakat patronu konumundaki adam buna yanaşmadı. Kendisini bunu kimseye söylememsi için tehdit etti ve o da kimseye söylemeyeceğine söz verdi. Genç çocuk düşündü: Bu parayı almak, çalmak yanlıştı. Peki neden yanlıştı? Öncelikle yasa dışıydı. Ama doğru yanıt bu olamazdı. Örnekse, ters yönde araba kullanmak da ve bunun ahlaksızlıkla ilişkisi yoktu. Eskiden insanları köle olarak çalıştırmak yasaldı ama bu kesinlikle yanlıştı. Buna bakarak ahlak kuralları ile kanunların aynı şey olmadığı söylenebilir. Çalmak yanlış ise bunun başka bir açıklaması olmalı. Ahlaklı olmak, herkese kendinmişsin gibi davranmaktır. Yalan söylemek, çalmak hatta öldürmek bile doğru olabilir. Hepsi koşullara bağlıdır; önemli olan eylemin sonuçlarıdır. Ne olursa olsun çalmak yanlıştır, bu yüzden patronun yaptığını kimseye bahsetmeyeceğine “söz vermemen gerekiyordu.” Ama böyle bir söz verdiği için şimdi bu sözü tutmamak yanlış olur. İnsanlar sözlerini tutmak zorunda olmadıklarını düşünselerdi o zaman vaatler anlamsızlaşır v e işe yaramaz kelimelerden başka bir şey olmazdı.

Bir kuralı çiğnemekte sorun olmadığını söyleyebilirsen ve bunu gerçekten kötü bir sondan kaçınmak için yaparsan o zaman kuralların ne anlamı kalır? Ya kurallar çiğnenemezdir zaten bunun için varlardır, ya da bazı istisnalar bu durumu değiştirir. Yaptığın her işte bir yanlış bulunabilir. Çalmak yanlıştır. Sözünü tutmamak yanlıştır. Bu iki yanlış bir doğruya çevrilebilir mi? Her zaman basit olan ahlaki bir kuralda ciddi yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Kurallara ihtiyacımız vardır. Çünkü aksi takdirde önemli olan tek şey, eylemin doğası değil sonuçları olur. Eğer bir şey sadece kötü sonuçları olduğu için yanlışsa o zaman – sonuçlar değiştiği takdirde – söz konusu şey yanlış olmaz. Bir eylemle ilgili tek şey sonuçlarıdır. Eğer insanları kötü yönlerde etkilerse o eylem kötü, iyi şekilde etkilerse de iyidir.

İki kötü şeyden daha az kötü olanı seçmeniz gerekirse, doğru olanı ikisini de seçmemektir.

Bizim yaptıklarımız, daha doğrusu yapmadıklarımız, insanları sürekli etkiler. Evsiz bir çocuğun yanından hiçbir şey yapmadan geçersen başarısız olmuşsundur. Yardım edebilirdin ama etmedin

Bu yüzden sorumluluk alman gerekir. Hiç kimse tek başına değildir. Eğer paramı fakir biriyle paylaşabilirsem, onların mutluluğunu benimkinin azalacağından daha çok artırmış olurum.  Ahlak kuralları tüm eylemlerimizi etkiler, sadece ahlak çerçevesi içindekileri değil.

Hayat konusunda endişelenmek yerine onu yaşamanızı öneririm.

Yaşadığımız dünyada daha kesin yanıtlar beklesek bile, yanıtlar kesin olmaz.

Yüksek hazlar daha tatmin edicidir. Çünkü onlara ulaşmak daha zordur.

 ÖLÜ OLMAK NASIL BİR ŞEYDİR?

Canlı olmak gibi, ama sessiz düğmesine basılmış şekli.

 

Gelişmiş düşünce dil olmadan mümkün değildir.

HERŞEYİN ÖLÇÜSÜ İNSANLARDIR.

Ahlakın tüm insan arzularının otomatik olarak iyi olduğunu düşünmeden, tamamen insan ihtiyaçları tarafından yönlendirildiğine ve bir toplumun bulduğu her ahlak kuralının doğru olduğuna inanabilirsin

En büyük topluluk için en çok mutluluğa neden olan şeyi, kıstas alarak karar vermek düşünülebilir. Bu hangi ahlak kurallarının iyi olduğuna karar vermenin bir yolu olamaz mı? İnsanlar içgüdüsel olarak ya da yapı itibariyle ahlaklı değillerdir. Doğru davranmalarını sağlamak için dışarıdan gelecek yaptırımlara ihtiyaç duyarlar. Bunlar toplumdaki çeşitli unsurlar ile bizleri ahlaklı davranmaya teşvik eden yasal sistemlerdir. Herkes kendi çıkarları doğrultusunda ahlaklıdır. Aslında cennet ve cehennem ahlaklı olmak için kesin ikna unsurlarıdır. Kişisel çıkar gerçekten motive edici bir güçtür.

Çoğu insanın kötü davranmalarını engelleyen ve kötü davranışları dışarıda bırakan doğal sınırları vardır.

İnsanlar neden yaptıkları için değil, ne yaptıkları için eleştirilirler.

Kaderci olmak insanları mutlu eder. Eğer yaptıklarınla hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanırsan, o zaman denemeyi bırakırsın ve bu da senin güçsüz olduğunu su götürmez şekilde kanıtlar. İnsan çoğu kez, gelecek belirlenmiştir ve kimse nasıl olduğunu bilmiyordur; hayatıma devam etmeli ve çalışıp mutlu olmalıyım. Sağlıklı olan da budur.

Geçmiş sabit olabilir; çünkü olmuştur ama gelecek açıktır; her an, her tür olasılık mevcuttur. Özgürce hareket etmek, sadece isteyerek, yani zorlama ya da bağımlılık olmadan hareket etmektir. İstek ve ihtiyaçlarınla aynı doğrultuda hareket etmektir. Bu aslında kanunlarla belirlenmiş dünya ile mükemmel bir uyum içindedir. İstediklerimizi yapmak için özgür olmak, tam olarak aynı koşullarda yaptığımızın aksi davranabileceğimiz anlamına gelmez. Ve SON SÖZ

Bir vaka kuralı kanıtlamaz. TEK BİR BEYAZ KUĞU TÜM KUĞULARIN BEYAZ OLDUĞUNU KANITLAMAZ AMA TEK BİR SİYAH KUĞU ÖYLE OLMADIKLARINI KANITLAR

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın