Okul Sıkıntısı

Daha evvel de paylaşmıştım sanırım: Kitap sergilerini, yayınevlerini gezmeye tahammül edemiyorum. Baş ağrısı ile başlayan bir bunalıma giriyorum. Havasızlık hissediyorum. Kitaplarımı abone olduğum yayınevlerinin haberlerinden, radyolarda yayınlanan kitaba ve okumaya ilişkin programlarından, çeşitli dergi ve gazetelerin kitap eklerinden, en çok satanlar listelerinde haberdar oluyorum “yeni” yayınlardan. Daniel PENNAC’ın Okul Sıkıntısı kitabından da böyle bilgilendim. Çok yeni bir yayın: Aralık 2010.

Kitabı kolay okudum. Çünkü kitap Dört bölümde, birbirinden bağımsız okunabilecek 69 başlıkta toplanmış. Kolay okudum; çarpıcı yerlerin altını çizdim; sonra baktım zor anlaşılıyor yalın diline karşın. İki husus ilk okuyuşumda beni mutlu etti. Birincisi eğitimde değişime direnen sadece bizim ülkemiz değildi. İkincisi, son dönemde üzerinde çalıştığım “Anadolu Pedagojisi”, “Okulda Etkili İletişim” konularını destekleyecek söylemler ağırlıktaydı. Dedim ya kolay okunuyor zor anlaşılıyor kitap. Tekrar okudum, daha iyiydim. Üçüncü kez okudum şimdi çok daha iyiyim. Arkadaşlarıma, meslektaşlarıma tavsiye ettim. Sunum programlarım için alıntılar yapıyorum; yararlanıyorum. Kolay anlaşılması için, kısman yabancı isimlerden arındırmaya çalışarak ANA-BABA VE ÖZELLİKLE ÖĞRETMENLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.

  • Daniel Pennac. Okul Sıkıntısı Çev: Barış Behramoğlu. Can yayınevi 2010

Kırşehir, bir kış akşamı, hava kararmış, Damat İbrahim Paşa Caddesinde sigaram ağzımda, elimde alışveriş torbaları,  düşüncelere dalmış evime dönmekteyim ki, duvara yaslanmış biri kolunu bir otopark bariyeri gibi uzatarak önümü kesiyor; hafiften korkuyorum.

“Ateşini ver!”

Öylece, aramızdaki kırk seneyi hiç önemsemeden. On sekiz, yirmi yaşlarında uzun boylu, siyah, güçlü kuvvetli, sakinmiş gibi yapan, kaslarına ve iyi niyetine güvenen bir delikanlı: Ateş istiyor. İstediği verilecek, o kadar!

Alışveriş torbamı yere bırakıyor, çakmağımı çıkarıyor, ateşini sigarasına doğru uzatıyorum. Başını eğiyor, nefesi çekerken yanakları çukurlaşıyor ve kızıllaşan ucun üzerinden ilk defa bana bakıyor. O an tavrı değişiyor. Gözleri fal taşı gibi açılıyor, kolunu aşağı indiriyor, ağzından sigarasını çıkarıyor ve bir şeyler geveliyor.

A! Affedersiniz efendim!”

Bir tereddüt.

“Siz… Şey… Yazıyor, yazar değil misiniz?”

Zevkten dört köşe olup şöyle diyebilirdim kendi kendime: Hadi hadi, bir okurum bu. Fakat eski bir içgüdü beni uyarıyor ve başka bir şey söylüyor: Al işte bir öğrenci. Hocası okkalı bir edebiyat ödevi vermiş olmalı. Birkaç saniye sonra benden kendisine yardım etmemi isteyecek.

“Evet kitap yazıyorum neden sordun?”

Önsezim şaşmıyor.

“Çünkü hocamız bize Mehmet.. Hamdi’yi okuttu.”

Neyse yazarın adında “Hamdi” olduğunu biliyor.

“Ahmet Hamdi Tanpınar. Eee?

O an asıl soruyu sormadan önce kıvranıp duran bir yumurcak haline geri dönüyor.

“Teslim etmemiz gereken bir dönem sonu ödevimiz var. Bana yardımcı olur musunuz, bir iki şey söyleseniz”?

Alışveriş torbamı kaldırıyorum.

“Benden nasıl ateş istediğinin farkında mısın?”

Utanıyor.

“Beni korkutmak mı istedin?”

Karşı çıkıyor:

“Yok, annemin üzerine!”

“anneni bu işe karıştırma. Beni korkutmak istedin. (Bu arada bunu gerçekten başardığını belirtmeyi es geçiyorum.) Üstelik bugün bunu yaptığın ilk kişi de değilim. Kaç kişiyle böyle konuştun bakayım?”

“Sadece benimle. Sonra beni tanıyıverdin ve şimdi de sana yardımcı olmamı istiyorsun. Ya peki haklarında ödev yapmana gerek olmayan insanların önünü, kolunu uzatarak kestiğinde neler oluyor? Senden korkuyorlar, sen de bu durumdan memnunsun, öyle mi?”

“Hayır efendim… Hadi ama…”

Oysa saygının ne olduğunu pekâlâ biliyorsun, günde yüz defa tekrarladığın kelime değil mi? Az önce bana saygısızlık ettin, şimdi de sana yardım etmemi istiyorsun?”

“…”

“Adın ne senin?”

“Sel…”

Çok çabuk tamamlanıyor.

“Selahaddin”

“O zaman Selahaddin, çok iyi bir fırsatı heba ettin. Bak şurada oturuyorum, tam şurada, Mekteb sokağında, şu yukarıda gördüğün pencerelerin orada. Benden kibarca ateş istemiş olsaydın eğer, şu an ikimiz de orada olurduk ve ben sana ödevinde yardım ederdim. Ama şimdi söz konusu bile olamaz.”

Son bir hamle.

“Hadi lütfen ama…”

Bir dahaki sefere Selahaddin, insanlara saygıyla yaklaştığında. Fakat bu akşam olmaz. Bu akşam beni kızdırdın.

 

Selahaddin ile karşılaşmamızı sık sık düşünürüm. Onun için olduğu kadar, benim için de tuhaf bir deneyimdi.  Bir saniyelik zaman diliminde serserinin önünde titreyip, öğrenciden bilyelerimi geri almıştım. O ise züppenin karşısında makara yapmış benim gövdemin önünde beti benzi artmıştı. Selahaddin ve ben birbirimizin iki farklı yüzünü görmüştük: İnsanı korkutan serseri veya yardım edilecek öğrenci, utandırılacak züppe ya da ricada bulunulacak yazar. Şans eseri bir çakmağın ışıltısı bunları bir araya getirmişti. Bir saniyede hem serseri hem lise öğrencisi, hem züppe hem de yazar oluvermiştik. Bu karşılıktan kazançlı çıkan, gerçeklik olmuştu. Eğer sigara safhasında kalmış olsaydık ve Selahaddin beni tanımamış olsaydı, ayak takımından bir adamın karşısında bir parça tırstığım için eve utanç içinde dönecektim. O ise ihtiyar bir züppenin ödünü patlatmış olmanın verdiği mutluluğu yaşayacaktı. Arkadaşlarına hava atabilirdi.  Ben de bir mikrofon karşısına geçip, şikâyette bulunabilirdim. Bir bakıma hayat basitliğinin korumuş olurdu: Akıllı uslu vatandaşı küçük düşüren varoş serserisi, çağdaşlık masalların uygun düşen bir dünya görüşü. Şans eseri çağmağın ateşi daha karmaşık bir gerçeği su yüzüne çıkardı. Daha çok öğrenmesi gereken bir ergenle, ona öğretecek çok şeyi olan bir yetişkinin karşılaşması. Bunların dışında bir de şu var: Eğer bir hükümdar olmak, en azından kendinin hükümdarı olmak istiyorsan Selahaddin, ilk iş züppeyi korkutmak oyunundan vazgeçmelisin. Mikrofonu elinde tutan adamların senin sırtından rahat rahat inşa ettikleri o korkunç tembel teneke imajını pekiştirmelerine engel olmak adına, onlara bir nebze de olsa malzeme verme.

“Tamam.”

Yazdıklarımı bir kez daha okuyorum ve içimde ufacık dalgacı bir gülme sesi işitiyorum.

“Tamam, tamam, tamam…”

Hiç şüphe yok, bu alaycılık gene o eski tembel teneke benden geliyor.

“Ne ağdalı laflar! Selahaddin’e ne de güzel bir ahlak dersi verdin öyle!”

Ve de her zamanki gibi kafama vuruyor.

“Hafiften bir kendini tatmin mi?”

“…”

“Başka bir deyişle, bu öğrenciye yardımcı olmadın…”

“…”

“terbiyeli olmadığı için yani öyle mi?”

“…”

“Sen kendinden memnun musun bari?”

“…”

“İlkelerine ne oldu? Yukarıda anlattığın o güzelim ilkelerine. Hatırla: Okuma korkusu okumakla tedavi olur, anlama ise metnin içine dalmakla. Bu türden ahkâm kesmelerini görmezden mi geliyorsun?”

“…”

“Aslına bakarsan o gün Selahaddin ile boka battın sen! Belki çok öfkeliydin ya da çok korkmuştun. Senin de başına geliyor korkmak, özellikle de yorgunken. O çocuğu kolundan tutup evine götürmeli, edebiyat ödevine yardım etmeli, gerekirse azarlama pahasına ve elbette ödevi yaptıktan sonra onunla tartışmalıydın, biliyorsun! İsteğe karşılık vermekti acil olan, çünkü şans eseri ortada bir istek vardı! Kötü mü ifade edilmişti? Tamam! Çıkarcı mıydı? Çok iyi biliyorsun ki bütün istekler çıkara dayanır. Fakat içten pazarlıklı çıkarı, ödevle ilgilenmeyi öğretmek de senin işin! Fakat yaptığın gibi Selahaddin’i kaldırımda bırakıp evine dönmen, aranızda sizi ayıran duvarı olduğu gibi bırakmanla eşdeğer bir hareketti.    Hatta sen bu duvarı daha da sağlamlaştırdın. La Fontaine’in bir fablı vardır, Sebahattin Eyüpoğlu’nun çevirisinden okumamı ister misin? Sen orada başroldesin.

ÇOCUK VE ÖĞRETMEN

Size bir şey anlatayım da görün,

Yersiz azarını bir hödüğün

Bir çocuk Seine Nehri kıyısında

Güle oynaya koşarken

Suya düşmüş nasılsa

Boğuldu boğulacakken

Bir söğüt dalı yetişmiş imdadına

Yapışakalmış yavrucak:

Allahtan başka kimseler yok kurtaracak

Tam o sırada bir öğretmen

Gelecek olmuş yukarıdan

Çocuk bas bas bağırmış,

Hocasını imdadına çağırmış.

Hoca durmuş,

Sularla pençeleşen çocuğu görmüş,

Hemen başlamış azarlamaya

–       Pis yumurcak! Koşar mısın kıyıda?

–       Budur işte haylazlığın sonu!

–       Okul nasıl adam etsin seni?

–       Zavallı anan baban ne yapsın?

–       Peşinden mi dolaşsınlar Allah’ın günü?

–       Nedir çektiği zavallıların?

–       Keyif sizin dert onların …

Çekmiş çıkarmış çocuğu nehirden.

Çoklarına taş attım bu hikâyemde,

Vırvırcı, dırdırcı, ukala büyükler

Görmüşlerdir kendilerini bir öğretmende.

Az değil sürüyledir bu hödükler

Soylarını bereketli kılmış Tanrı.

Dünyanın her yerinde her işinde

Durmadan işler ağızları.

Be mübarek adam, önce kurtar beni,

Sonra çekersin söylevini

 

Okulda Etkili İletişim İçin Bir Sınıf Oyunu Önerisi

Bütün okullarda, hemen bütün derslerde bir “yoklama” var. Öğretmen tarafından adınızın telaffuz edildiğini duymak ikinci bir uyandırma oluyor.  Sabahın sekizinde adınızın çıkarttığı ses diyapazon titreşimlerine sahip

“Acelem bile olsa, yoklamaları, özellikle de sabah yoklamasını hiçbir zaman atlamam,” diyor; bir başka öğretmen -bu kez matematik- Koyun sayar gibi isim listesini okumak imkânsız. Yumurcaklarıma bakarak yoklama yapıyorum, onları ağırlıyorum, tek tek isimlerini söylüyorum ve verdikleri yanıtı dinliyorum. Nereden bakarsanız, soyadını söyleyerek bile olsa bir öğretmenin her bir öğrencisiyle tek tek muhatap olması için yoklama günün tek anıdır. Öğrencinin, bir başkasının değil sadece kendisinin benim gözümde bir değeri olduğunu anlayabilmesi için küçük bir saniye.” Bana gelince, ben elimden geldiğince onun “Buradayım,” deyişinden o anki ruh halini çözmeye çalışıyorum. Eğer sesi çatlak çıkıyorsa, bunu dikkate almak gerekir.

Yoklamanın önemi…

Öğrencilerimle ben küçük bir oyun oynardık. Yoklama yapar adlarını söylerdim, yanıt verirlerdi, ben de onların “buradayım”larını kısık sesle aynı tonda tıpkı uzaktan gelen bir yankı gibi tekrarlardım:

“Muhammed?”

“Burada!”

“Burada! Leyla?”

“Burada!”

Burada! Veysi?

“Burada!”

Burada! Ceyda?

 

Muhammed’in tutuk, Leyla’nın anlaşılır, Veysi’nin gür, billur gibi “burada”larını taklit ederdim. Onların sabah yankılarıydım. Bazıları seslerini mümkün olduğunca kalınlaştırmaya çalışır, bazıları da beni şaşırtmak için vurguları değiştirerek eğlenirdi. Bazen “Evet”, ya da “Buradayım”, ya da “Evet, O benim” diye yanıtlarlardı. Hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermeden, cevap ne olursa olsun kısık sesle aynen tekrarlardım. Bu bizim suç ortaklığı yaptığımız bir zaman dilimiydi; işe koyulacak bir ekibin sabah selamlaşmasıydı.

SINIFI DOLDURAN ÖĞRETMEN

Sınıfı varlığı ile dolduran öğretmen hemen fark edilir. Öğrenciler daha senenin başında bunu hissederler. Hepimiz bunu yaşamışızdır. Öğretmen sınıfa girer girmez bütün mevcudiyeti ile oradadır. Bu onun bakışlarından, öğrencilerini selamlamasından, oturmasından ve kürsüsüne sahip çıkmasından anlaşılır. Öğrencilerim ne düşünür diye çekinmez, bu yüzden dağılmaz, oturduğu yerde büzülmez. Daha ilk anda duruma hâkimdir, oradadır. Her yüzü tek tek inceler, karşısındaki sınıf derhal varlık kazanır.

Orada var olma duygusunu, öğrencilerini romanlarından biriyle tanıştıran genç bir kadın meslektaşımın beni davet ettiği Malatya’da kısa bir zaman önce tekrar hissettim. Ne gündü ama! Kitabımın özünü, karakterlerimin mahremiyetini benden daha iyi kavramış görünen, bazı bölümlerde coşup, yazma tiklerimi cımbızla bulup çıkarmaktan eğlenen okurların soru bombardımanına uğramıştım. Ben, hissettirmeden geride duran ve sıkça başıma geldiği üzere sadece sınıfın düzeninden kaygılı bir öğretmenin gözetimi altında, önceden hazırlanmış ölçülü sorulara yanıt vermeyi beklerken, öğrencileri bana kalıplaşmış sorulara pek yüz vermediği bir edebi tartışmanın girdabına kapılmış buldum kendimi. Heyecan katsayısı artıp da sesleri katlanılabilir desibel seviyesinin üstüne çıktığında öğretmenleri iki oktav daha alçak sesle soruları kendisi sormuş, sınıf da bu melodik çizgiye ayak uydurmuştu.

Daha sonra, öğle yemeğini yediğimiz kahvede ona yaşam dolu bu enerjiyi dizginleyebilmek için nasıl bir yol izlediğini sormuştum. Önce geçiştirmişti: “Onlardan daha yüksek sesle konuşmamak, olay bu.”

Fakat ben öğrencilerine böyle hâkim olabilmesi, çocukların sınıfta bulunmaktan açıkça belli bir mutluluk duyabilmeleri, yerinde sorular sorabilmeleri, ciddiyetle dinleyebilmeleri, heyecanlarını kontrol edebilmeleri, birbirleri ile aynı fikirde olmayınca uzlaşabilmeleri, genel olarak saçtıkları neşe ve enerji, kısacası, medyanın bu çok kültürlü karışık sınıflar için yayılan haberlerin aksini gösteren her şey hakkında daha fazla bilgi almak istiyordum.

Sorularımı tartmış, biraz düşünmüş ve yanıtlamıştı.

“Onlarla olduğumda ya da ödevlerini okuduğumda tamamıyla yanlarındaydım başka yerde değil.” Eklemişti: Fakat başka yerdeysem artık onlarla olmaktan çıkıyorum.

Sözünü ettiği “o başka yer” ise bir yaylı çalgılar dörtlüsüydü.  Müzik, viyolonselinden tam bir katılım bekliyordu. Zaten bir sınıfla orkestra arasında doğal bir bağ olduğunu görüyordu.

“Her öğrenci kendi sazını çalar. Buna karşı çıkmanın bir anlamı yok. En zoru müzisyenleri çok iyi tanımak ve bir ahenk yakalayabilmektir. İyi bir sınıftan anladığımız uygun adım yürüyen bir alay değil, aynı senfoni üzerinde çalışan bir orkestra olmalıdır. Ve sizin elinizde sadece ting ting yapan küçük üçgen veya bloyng bloyng yapabilen ağız harpı varsa, önemli olan bunların seslerini aynı anda, en iyi şekilde çıkartabilmelerini, mükemmel bir üçgen, kusursuz bir ağız arpına dönüşebilmelerini sağlamaktır. Katkılarının bütüne olan yansımasındaki kaliteyle gurur duymalılar.  Ahenkli oldukları sürece gelişim gösterdiklerinden, en sonunda küçük üçgen de müziği anlamış, belki baş keman kadar olamasa bile aynı müziği tanımış olacaktır.  “Sorun onları sadece baş kemanların değerli olduğu bir dünyaya inandırmaya çalışmamız.

İstatistiksel olarak her şey açıklanabilir, kişisel olarak her şey karmaşık bir hal alır.

Öğretmenlerin sözleri, kötü öğrencinin bir nehirde büyük çağlayanlara sürüklenirken tutunduğu yüzen tahta parçalarından başka bir şey değildir.

Tembel tenekeler, okul onlara bazen bir takım öğretmenlerin de yardımıyla girişini kendilerine yasakladıkları bir kulüp gibi gelir.

Sevgi dolu, çatışmasız devlet burjuvazisinden bir aileden gelen, çevresinde sorumluluk sahibi, derslerinde kendisine yardımcı yetişkinler olan bir çocuktum. Siyasal mezunu bir baba, ev kadını bir anne; boşanma yok, alkolik yok, kalıtımsal kusurlar yok, lise sonda üç ağabey, dengeli bir aile düzeni, sağlıklı gıdalar, evde bir kütüphane, çağa ve ortama uygun bir kültür.

Bunlara rağmen ben, tembel tenekenin tekiyim. Tarihi temelleri ya da sosyolojik bir nedeni olmadan sevgisizlik yüzünden bu hale gelmemiş, kendine özgü bir tembel. Bir ilk örnek

Bir tembelin gösterebileceği en ufak terbiye kuralı, uslu durmaktı. İdeali ise ölü doğmuş olmaktı.

Kendini kabul ettirmenin hazzıyla çeteye karışıp erimek. O şahane kimlik hayalleri! Her şey eğitim dünyasının o mutlak tuhaflık duygusunu unutup, yetişkinlerin o hor gören bakışlarından kaçıp kurtulmak için, tembeller adasından firar etmek. Suçluluğun doğuşu her türlü zekâ yetisinin gizlice kurnazlığa yatırım yapmasıdır.

İyi niyetli bir yetişkin bakışı için her türlü uzlaşmaya hazır bir velettim. Öğretmenlerden takdir görmek için yapmadığım yalakalık yoktu ve türlü uzlaşmaya da hazırdım. Hatta yetişkinlerin sevgisini satın almak için çalmak bile.

Pedagojinin olmadığı zamanlardan kalma bir durumu görmezden gelmeyelim: Dersini anlamayan ve ondan başka herkesin anladığı bir dünyada kaybolmuş bir öğrencinin yalnızlığı ve utancı. Bu konuda eğitimli olsak da olmasak da bir tek biz onu bu hapishaneden kurtarabiliriz.

Beni kurtarmış olan –ve benden bir öğretmen çıkartmış olan- öğretmenler bunun eğitimini almamışlardı. Benim okul hayatımdaki aksaklığın kaynağı ile ilgilenmediler. Sebeplerini aramakla da, bana vaaz vermekle de zaman kaybetmediler. Zor durumdaki ergenlerle karşı karşıya gelen yetişkinlerdi onlar. Kendi kendilerine bu işin acil olduğunu söylediler ve balıklama daldılar. Beni ıskaladılar. Tekrar daldılar, her gün bir kez daha denediler, tekrar ve tekrar…. Sonunda beni oradan çekip çıkardılar.

Tanrıyı güldürmenin tek yolu, ona projelerinizden söz etmektir.

Panik yapmayın; hiç bir şey öngörüldüğü gibi gerçekleşmez.

Geçmişe karışan geleceğin bize öğrettiği tek şey budur.

Okulların öncelikle öğretmenler demek olduğunu düşünmüşümdür. Üç dört öğretmenden başka beni okuldan kim kurtarabilirdi. O sene okulda herhangi bir konuda önemli ilerlemeler kaydettiğimi sanmıyorum, fakat ilk defa bir öğretmen bana bir statü vermişti: Okulda birinin gözünde ilerleme kaydedebilecek birey olarak ben vardım. İkinci defa okuduğum lise son sınıfta bu dahi öğretmenlerden üç tanesine rastladım, üç kurtarıcı: Kendisi matematik olan bir matematik öğretmeni, tarihi canlandırma sanatını kimseye benzemez şekilde icra eden nefes kesici bir tarih öğretmeni ve bu gün bir kat daha fazla hayranlık duyduğum bir felsefe öğretmeni.

Bu usta öğretmenler tek başlarına beni kendimden kurtardılar.

Matematikçi Bahri Bey, kendisi büyük bir matematikçi miydi? Ya sonraki sene Bayan Gedik müthiş bir tarihçi miydi? Sayın Selami eşi benzeri olmayan bir felsefeci miydi? Aslında bilmiyorum, fakat ben öyle olduklarını varsayıyorum. Bildiğim bir şey varsa o da bu üçünün konularını aktarma tutkusuyla dolu olduklarıydı. Bu tutkularıyla donanmış olarak gelip beni bezginliğimin derinliğinden çekip çıkarttılar. Ve ancak hayatımın bekleme odası olduğunu keşfedeceğim derslerine iki ayağımı sağlam bir şekilde bastığımda bıraktılar. Benimle öteki çocuklardan daha fazla ilgilendiklerinden değildi, hayır, iyi öğrencilerle kötü öğrencilere eşit davranır, kötü öğrencilerin içinde öğrenme isteği uyandırmasını bilirlerdi. Çabalarımızı adım adım izler, ilerliyor olmamızdan zevk alır, ağır oluşumuz karşısında sabırsızlanmaz, başarısızlıklarımızı asla kişisel bir hakaret olarak görmez ve kendi gayretlerinin kalitesi, sebatkârlığına ve cömertliğine dayandığından bizden ciddi beklentileri varmış gibi davranıyorlardı. Son derece sakin ve güler yüzlü Bahri Bey bir matematik bilgesi, Aksine Gedik Hanımefendi bir hortum, bizleri tembellik kabuğundan çıkarıp kendisiyle birlikte tarihin çalkantılı akışına sürükleyen bir kasırga; Selami Bey’e gelince tam bir filozoftu. Hareketsiz, anlayışlı bir adamdı. Beni akşamları yanıtlamaya can attığım bir sürü soru ile baş başa bırakırdı.

Yaptığım tüm değerlendirmelerin sonunda bu üç öğretmenin tek bir ortak noktaları olduğunu söyleyebilirim: Asla yılmazlardı. Cehalet itiraflarımıza kulak asmazlardı. Onları düşündüğümde gözümün önüne ilk gelen, sizi boğulmaktan kurtaran o kavrayış, intihar girişiminize karşı sizi yukarı çeken o bilek, bir ceketin yakasına yapışan bir elin görüntüsü gelir.

Başka bir şey daha; sanırım onların bir tarzları vardı. Konuları aktarma konusunda bir sanatçıydılar. Dersleri tabii ki bir iletişim eylemiydi, fakat bilgiye öylesine hâkimdiler ki, sanki o anda yaratılıyorlar gibi algılanırdı. Mutlaka onların güçlerini besleyen, başka başka ilgi alanları, her şeye açık bir merak duyguları vardı. Bu nedenle sadece bilgilerini değil bilgi edinme isteklerini de bize yansıtırlardı. Onlar tarafından sevildiğimizi söylemem fakat kesinlikle değer verirlerdi. Bu, ödev kağıtlarını düzeltmelerinden ve her birimiz için tek tek yazılmış yorumlardan anlaşılırdı.

BİR ÖĞRETMENLE BİR ALET ARASINDAKİ FARKI BİLİYOR MUSUN SEN?

KÖTÜ ÖĞRETMENİ TAMİR ETMENİN İMKÂNI YOKTUR.

Aklımın verdiğim derste olmadığı o üzücü hatırlamalar: Ben  ders anlatan kişi rolünü oynuyordum, onlar dinliyormuş gibi yapıyor. Suratlarımızdan ciddiyet akardı. Bir yanda laf kalabalığı, diğer yanda karalamalar. Yeter ki dükkân işler gözüksün. Bir müfettişin hoşuna giderdi belki. Fakat lanet olsun, söylediklerim işlemiyor, duydukları umurlarında bile değil, ne soru var ne yanıt. Tam bir bilgiçliğin arkasına sığınıyorum. Şu gülünç bilgi ağını yakalamaları için didinip duruyorum. Bu okuldan, bu sınıftan fersah fersah uzaktayım, mesafeyi daraltmaya çalışırken bitap düşüyorum, elimden gelmiyor, yapamıyorum, dersime olduğum kadar sınıfıma da uzağım. Öğretmen değilim sanki müze bekçisiyim ve adeta kurulmuş gibi zorunlu müze ziyaretine bekçilik ediyorum.

Bu akşam kâğıt okumak yok, televizyon izlemek de dışarıya çıkmak da yok. Doğru yatağa! Öğretmenin öncelikli vasfı, uykusunu iyi almış olmasıdır.

İYİ ÖĞRETMEN ERKENDEN YATAR.

Büyük öğrencilerimin ödevlerini, küçüklerin o kök söktürücü düzeltmelerine meydan veriyorum diye beni eleştirmişlerdir. Bu, birilerinin gururunu okşarken, diğerlerini aşağılamak olmaz mıydı? Böylesi şeyler şakaya gelmez ne de olsa! Benim de kendimi savunmam gerekebilirdi: Paniğe gerek yık Sayın Müfettiş, bilgi ile oynamasını bilmek gerekir. Oyun, gösterilen çabanın nefesi, kalbin öteki ritmidir, eğitimin ciddiyetine halel getirmez, onun bir parçasıdır. Bir dersle oynamak aynı zamanda onu öğrenmemize vesile olur.

İP ATLAMAKTA OLAN BOKSÖRÜ ÇOCUK YERİNE KOYMAYIN DÜŞÜNCESİZLİK OLUR.

Belki de öğretmenlik, sihirli düşünceye bir son vermek, her dersin uyandırma zilinin çalmasını sağlamaktır.

BU DÜNYADA YETERLİ DERECEDE İYİ OLMAK İÇİN FAZLASIYLA İYİ OLMAK GEREK Öğretmenler OKUR. Okuduklarını kendi dersine, okuluna, çevresine uyarlar. Benim gibi.

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın