Milletlerin Düzeninde İlmi Usüller

(Usul’ül-Hikem Fi Nizam’il-Ümem)

Birlikte okuduğumuz on birinci kitabımız, Haliçte Yaşayan Simonlar (Devlet-Cemaat), Eylül 2010 ayında  “edebiyat dışı” sınıflamada en çok satan kitapların liste başı oldu. Şimdi sizleri, birlikte okumak üzere, o güncel kitaptan 300 yıl geriye götürmek istiyorum. Zaman tüneline girmeye hazır mısınız?

İbrahim Müteferrika’yı nasıl bilirsiniz?

İlköğretim düzeyindeki bilgilerimizle cevabımız hazır, Osmanlı döneminde matbaayı Ülkemize getiren tarihi kişi. Bu cevap, Müteferrika’yı bütünde tanımlamak için çok yetersiz. Matbaayı kurmak işi, onun altmış yıllık hayatının son döneminde(1742) başardığı sıradan bir iştir denebilir. Bu başarısı ile kazandığı “basmacı” unvanı, diğer özellik ve başarıları yanında sonlarda kalır. O, mükemmel Osmanlıcası yanında altı yabancı dili de mükemmel denecek düzeyde biliyordu. Diğer başarılı uğraş alanları, tarih, coğrafya, harita ressamlığı, matematik, astronomi bilginliği yanında daha da önemlisi, padişahın (Birinci Mahmut) idari ve siyasi, askeri danışmanıdır.

O, bir Macar genciydi. On sekiz yaşında Osmanlı-Avusturya savaşında esir düştü ve Müslüman olduktan sonra inceleyerek öğrendiği İslam’ı, gerçekten benimsemiştir. Otuz yaşından itibaren devletin bürokratik kademelerinde Müteferrika, hariciyeci, saray danışmanı, bilim insanı, yazar olarak görülmektedir.

Bu hayat öyküsünde dikkatimizi çeken birkaç hususu vurgulamakta yarar var. On sekiz yaşında bir Hıristiyan köle, gerçek bir Müslüman, yönetime sadık bir devlet ve bilim insanı konumuna yükseliyor. Osmanlı yönetiminin bu insankaynağı geliştirme ve yönetimi konusundaki modeli bilimsel olarak incelenip güncelleştirilmeye değer gibi görünüyor. Diğer taraftan okullarda bize kazandırılan düşünce “İbrahim Müteferrika” Batı’dan 300 sene sonra matbaayı ülkemize getirmiştir.” Bu bilgi, eksik, yapılandırmacı niteliği olmayan geçici bir nitelik içermektedir. Gerçekte matbaa, Uygurların baskı tekniğinin Mogol istilasını izleyerek 1140 yıllarında Avrupa’ya ulaşması ile bilinmiştir. Ülkemizde matbaa 1492 yılında Museviler, 1567 de Ermeniler, 1627 de Rumlar tarafından kurulmuştur.  İbrahim Müteferrika’nın matbaayı kurmasında Said Mehmet Efendi ile tanışmasının önemi büyüktür. Bu tanışma, bir anlamda kaybedilen, bozgun ile sonuçlanan bir savaşın sonunda imzalanan Pasarofça  (1718) anlaşması dönemidir. Batı’yı tanımış bu iki aydın, devlet adamı, matbaanın kurulması için ilk girişimlerini 1719 yılında yaparlar, fakat Şeyhül İslam’ın müsbet fetvasına dayalı padişah 3. Ahmet’in fermanı ancak 1726 yılına çıkar. Bu süre okuyucuya ilk anda uzun gelebilir. Fakat o döneme ilişkin sosyal ve ekonomik iki hususu da bilgilerimizle yapılandırmak gerekir. Birincisi, Türk-İslam toplumunun kendisini Hıristiyan toplumuna göre üstün görmesidir. Bu nedenle bu toplumlardan gelen her türlü fikir, eylem ve ürüne küçümseyerek bakmasıdır. Nitekim Müteferrika kitabında bu toplumu, “Müslüman halka göre talihsiz, zayıf, cibilliyeti bozuk, aşağılan bir millet” olarak tanımlamaktadır. Böyle bir toplumun kullandığı araç gereçlerin alınıp kullanılması gurur kırıcıdır. Ancak olayın bir de ekonomik boyutu vardır. O dönemde İstanbul’da el yazma eserleri yazıp desenleyen yaklaşık 90.000 hattat ve müzehhip (mübeyyiz) vardı. Bunların meslek örgütleri aracılığı ile matbaanın kurulmasına direndikleri, baskı kurdukları kestirilebilir. Nitekim matbaanın kuruluşuna ancak “İslami” eserleri basması koşulu ile izin verilmiştir. Birlikte okumamızın öğesi olan (Usul’ül-Hikem Fi Nizam’il-Ümem) (Milletlerin Düzeninde İlmi Usüller) kitabı, kurulan matbaada basılan 9. Kitaptır. Paylaşımımızın bu dilimini bir mutsuz son ile bitirelim. Müteferrika ve Mehmed Efendi’nin kurdukları matbaa Müteferrika’nın ölümünden dört yıl sonra 1749 yılında kapanmıştır.

Birlikte okuyacağımız, İbrahim Müteferrika’nın Milletlerin Düzeninde İlmi Usüller eseri, bütünde coğrafi, tarihi ve askeri bir nitelik taşımaktadır. Kitabın Arap harfleri ile basılmış 48 sayfadan oluşan özgün baskısı, “…Yazarın üslübunun ve sürükleyici havasının bozulmasına elden geldiğince dikkat edilerek, … daha çok eserin bugünkü münevverlerimiz ve gençlerimiz tarafından anlaşılır olmasına özen gösterilmiştir. Bu bakımdan azami hassasiyetle, aşırılığa kaçılmadan günümüzün (1990) Türkçesinin kullanılmasına çalışılmıştır” Bu satırlar, kitabı “sadeleştiren” Sayın Ömer Okutan’ın “Eserin Takdimi” yazısından alınmıştır. Ömer Okutan, yetkin bir eğitim yöneticisi ve deneticisi olarak Türk Eğitimine anlamlı hizmetler veren bir meslektaşımızdır. İzleyen satırlarda verilecek alıntıları dikkatle izleyen okuyucular, yaklaşık 20 yıl önce yapılan bir sadeleştirmenin bugünkü kullanılan dil karşısındaki anlaşılmasındaki zorluğu saptayabileceklerdir.

Padişah Birinci Mahmut tahta çıktığında Osmanlı İmparatorluğu’nun durumu iç açıcı değildir. Ardı ardına alınan yenilgiler ve küçülen İmparatorluk. Padişah danışmanlarına, “Küffarın ekser zamanda galebesine ve ehli İslam’ın mağlubiyetine sebep nedir?” diye sorar. Kitap, bir bakıma yöneticinin bu sorusuna cevap teşkil eder umudu ile yazılmıştır. Çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm binlerce övgüye sarmalanmış bir dilim uyarma öğesini içermektedir. İkinci bölüm, genel olarak coğrafya ilminin devlet yönetimindeki yararlarından ve gerekliliğinden söz etmektedir. Son bölüm, Hıristiyan hükümdarların, ordularının kullandıkları farklı harp tekniklerini açıklarken, somut örnekler ve tanımların yapıldığı bir bölümdür. Şimdi bölümlere birlikte göz atalım altı çizilecek özgün noktaları birlikte okuyalım.

“…zamanın ve yeryüzünün halifesi iman ehlinin sığınağı şevketlü ve kerametlü Padişah_ı âli Osman es-Sultan-ı ibn’üs-sultan, Sultan Mehmet Han oğlu sultan Mustafa Han oğlu Sultan Mahmut Han veli nimetlerimiz, re’fetlü, mürüvvetlü efendimiz (Allah onun devletini ebedi kılsın ve sultanlığını muktadir eylesin) hazretlerinin…” Dahası var bu uzun hitabın, ama ben size, bu kadar geçmişe veya duruma uyan övgünün gerekçesini sunmak istiyorum. “…Daima himaye kanatlarının gölgesinde olduğum padişahlık makamının yardımları sayesinde, şamatacıların ve kötülerin hainliklerinden, garaz sahiplerinin ellerinde zulüm görmekten korundum. Şikayetten uzak oldum ve rahat ettim.Bu pek büyük nimetlere şükretmek ve bunları ifade etmek boynuma iz’anımın icabettirdiği bir borçtur.” Bu giriş bilim ancak üst makamların ilgi ve korumasının varolduğu ortamlarda gelişir tezi doğrular niteliktedir.

Müteferrika bilimin son bulgularından söz ederken, “dünyanın değirmi bir top şeklinde olduğunu,  hava boşluğunda muallâkta durduğunu,  her yanına karınca üşüşmüş bir karpuza benzediğini ve yeryüzünde eksik olmayan savaşları bir sosyal olarak vurgulamaktadır. Hıristiyanlar bir süreden beri dünyaya yayılıyorlar ve nice nice memleketleri istila ediyorlar. Hatta Devlet-i Aliye-i Osmaniye askerlerine dahi üstünlük gösterdikleri oluyor. Bütün bunların oluş keyfiyeti, bahaneleri ve sebepleri nelerdir, kullanılan aletler nelerdir? Anlamak ve idrak etmek gerekir deyip; izleyerek Müteferrika, devlet ve yönetim konusunda üç hikmet sahibinin Eflatun, Aristo, Dimokratis’in görüşlerini makama sunmaktadır.

“Eflatun demiştir ki, halk bir akıllı ve adaletli padişaha biat ve itaat edip ona tabi olur; bütün devlet işleri onun görüş ve tedbirlerine göre yürütülür. Onun eline tam yetki vermek ve hükmüne razı olmak gerekir. Latin ve Yunan bilim adamları bunu monarşi diye adlandırır. Bu görüşte hükümdarın yüce bir soydan gelmesi, övülmüş ve itibarlı olması esastır.

Aristotales demiştir ki, saltanat tedbiri, devlet ileri gelenlerinin (ayanı devlet) elinde olmak gerektir. İçlerinden biri cümleye başkan seçilip diğerleri tedbir ve istişarede birlikte istişarede birlikte olur. Bu çeşit devlet, bilginlerin dilinde Aristograsya diye isimlendirilir.

Dimokratis demiştir ki ‘devletin yönetiminde reyayanın (bütün halkın) olması gerekir. Ta ki kendilerinden zulmeti def’e kadir olalar. Bu şekildeki yönetim usulünde seçim esastır. Mesela her on köy halkı, içlerinden birer ikişer akıllı ve tedbirli olarak tanıdıkları kendi arzuları ile seçip hükümetin bulunduğu, divan kurulan yere gönderirler. Bu on kişi bir yıl süre ile divanda oturup meseleleri çözüp bir sonuca bağlayarak işleri yürütürler. Seçilen bu on kişi geçen yıl hükümette olup ayrılanların işlerinin muhasebesini görür. Görüldüğü gibi 18. YY ortalarında padişahların danışmanları demokrasiyi, seçimi anlatıyorlar da, “serde Osmanlılık, Padişahlık var” vazgeçmek zor. Gerekçe açık, halk buna hazır değil.

Yazar, savaşta padişahın karargâhını koruyacakların güvenilen, itibarlı, gösterişli, giyimli, silahlı, cömert ve serdarı korumak için canlarını feda etmeye, kan dökmeye hazır, sadakat ehli, maiyet askerleridir. Askeri konularda başarı için komutanlarda, korumacılarda olması gereken özellikleri şöyle sıralıyor. Akıllı, tedbirli, güngörmüş, görgülü, askerin durumu ile ilgili işlerde tecrübeli, denenmiş, savaşın ve kavganın tarzına ve tavrına vakıf, kalbi güçlü, sadakatten doğruluktan ayrılmamış kimselerdir. Bu aşamada eğer uygun görürseniz, Müteferrika’nın askeri yönetenlerde aradığı özelliklerin okul müdürlerine (yöneticilerine) uygunluğunu sınayabiliriz. Okul yöneticileri, akıllı, tedbirli, güngörmüş, görgülü, öğretim ile ilgili işlerde tecrübeli, denenmiş, öğrenim ve öğretimin tarzına ve tavrına vakıf, kalbi güçlü, mesleğe sadakatten doğruluktan ayrılmamış kimselerdir. Nasıl UYGUN MU? Neden olmasın.

Yazar, Hıristiyanların başarı sırını da şöyle açıklamaktadır. Hıristiyan ülkelerin ve milletlerin tanınmış, ince düşünceli ilim adamları, bilinen hikmet sahipleri nice zamandır tam bir olgunlukla gayret, çaba, ihtimam, fikir, düşünce ve inceleme içinde bulunuyorlar. Orduda iyi bir düzen intizamın önemine değinen yazar, kudret, kahramanlık, bahadırların çokluğu ancak askerde düzen bulunduğu zaman yararlı olacağını, böylece meleke ve istidatın bir düzen bulunduğu zaman, yerinde kullanılmasının mümkün olacağını, en doğru fikir ve en iyi tedbirin bu şekilde yerini bulacağını vurgulamaktadır. Müteferrika, kitabının bu bölümünde “uyarma” diye bir başlık açmış ve şunları sıralamıştır. “…yine o cibilliyetsiz topluluk (Hıristiyanları kastediyor) doğuya yol bulup o taraflardaki uzak medeniyetlere ulaşmıştır.  Çin, Hint ve Sind’in sınırlarına ulaşıp pençelerine almış ve nice yerleri zaptetmekle teselli bulmuşlardır. Doğu taraflarında nice nice durumları bilinmeyen adalar buldular ve bunların hepsini idareleri ve tasarrufları altına alarak kuvvet kazandılar. İslam ahalisi ise söz konusu bu topluluğun bu haline, gaflet, küçümseme ve dikkatsizlik içinde kayıtsız kaldı. Bu topluluk bilinen şöhreti ile ancak din düşmanlığına ve adi bir nefrete sebep olur. O pis güruhun sultanları ve hükümdarları araştırılıp haklarında bilgi sahibi olmak gibi en mühim şey nedense yerine getirilmemiş ve bundan çekinilmiştir. Taasup kaynağına yönelinmiş ve cehaletten dönülmemiştir. Devlet-i Aliyye ile komşu olanlar kötü kötü emellerle içten içe düşmanlık besler ve her an fırsat gözlerler. Bundan sonra basiret üzere, düşmanın halinden ve durumundan bilgili olunmalıdır. Koyu bir taasupla cehli kabulden vazgeçilmelidir. Bir danışman olarak öneriler bu kadar kapsamlı ve geçerli olabilir. Binyediyüzlü yıllar ve yönetim, gelişim, değişim için geçerli uzman görüşleri bunlar. Algılamakta, irdelemekte, müzakere etmekte yarar var bence.

Kitabın ikinci bölümü, kendi deyişi ile “coğrafya ilminin faydalarını” beyan etmektedir.  Coğrafyanın en eski ilimlerden olduğunu ifade eden yazar, Batılıların coğrafya nedeni ile askeri başarılarını nasıl artırdıklarını da açıklamaktadır. “Coğrafyaya ait bilgiler nice İslam kitaplarında yazılı ve çizilidir. Fakat bunların sayfalarını düzleme çevirip düzeltmek ve haritaların açıklanması işlemleri yapılmamaktadır.  Gazetelerden ve kişilerin beyanlarından öğrenilmiştir ki Hıristiyan topluluğu, çizmekle ve bunları açıklamakla coğrafi bilgileri görünmezlikten (batından) görünürlüğe (zuhura) ve kuvveden fiile getirmiş; az zamanda çok faydalar elde etmiştir.  Bunu inkar mümkün değildir.  Çünkü bu ilim sebebiyle dünyanın ve suyun durumlarını anlayıp süratle her yöne gittiler, yeni dünyayı bulup oraya sahip oldular. Doğu Hindistana  yol bulup nice nice İslam ülkelerini ve diğerlerini pençeleri altında ezerek ele geçirip yönettiler. Coğrafya ve haritaya olan bu duyarlık nedeni ile olsa gerek, İbrahim Müteferrika matbaayı kurduktan hemen sonra, ilk iş olarak iki harita basılmıştır.

Kitabın son bölümü-Üçüncü Bölüm, Yazarın anlatımı ile “Hıristiyan hükümdarların askerleri ve eski insanlarınkinden farklı, yeni harp teknikleri, çarpışmalardaki tutum ve davranışları beyanıdır.” Bu anlamda çok farklı savaş ve savunma usullerine değinirken, üst yöneticiye önemli ipuçları da vermektedir. Örneğin, “Hıristiyan milletinin inanç (i’tikat), ibadet (ibadat) ve işlerinde (muamelat) edindikleri semavi kitaplarda, yani İncil, Tevrat ve Zebur zannettikleri kitaplarında hallerini, davranışlarını düzenleyen gerekli şer’i hükümler bulunmamaktadır. Bu yüzden genel devlet düzeni, akla dayanan bir çok kanun ve kaidelerle sağlanmaktadır. Cihat ve gaza konusunda herhangi bir çeşit unvanları, savaşmanın çarpışmanın ahretteki mükâfat ve sevapları hususlarında herhangi bir düşünce bulunmamaktadır.” Bu bölümde Müteferrika askeri bir strateji uzmanı gibi öneriler, tavsiyeler getirmekte ilginç savaş durumlarını nakletmektedir. “Osmanlı askerinin yeni bir düzenle (Nizam_ı Cedid) düşman askerine üstün gelip zafer kazanması için şu birkaç yol düşünülmektedir. Birinci yol= Düşmanın üzerine sür’at ve acele ile varıp hamle ve hücum edilerek kılıç hünerlerine teşebbüstür. İkinci yol= Düşmanı, yiyecekleri ve zahiresi ile imdat ve yardımın elde edilip ulaşmasına kolaylık sağlayacak olan önemli nehirlerden ayırmak, ormanlardan dahi uzak tutup açık yerlerde, ötede beride gezdirmek ve savaşa meydan vermemekle onları yorgun düşürüp sıkıştırmaktır.”Hatalardan ders almak, öğrenmek konusunda da örnekler vermektedir. Bu anlamda uzun yıllar devam eden Fransa – İspanya savaşında İspanya Kralı ordularına bir komutan atar fakat komutan girdiği  savaşlarda önemli bir başarı elde edemez. Kralın yakınındakiler, halk komutanın değiştirilmesi için gösteriler yapar baskı kurarlarsa da Kral komutanın görevine devamında ısrarcı olur. Yedi sene Kral bu duruma dayanır, sonunda komutan savaşlarını hep zaferlerle bitirir duruma gelir. Çünkü “Sözü geçen komutan, yedi defa yenilgiye uğramakla düşmanın yedi adet hiylesine vakıf oldu. Kendi hareketinde dahi yedi tane hata ve kusur tesbit edip kendi kendini değerlendirdi, tecrübe kazandı, daha müteyakkızve mütenebbih oldu.” (Sadeleştirme bu kadar ancak) Kitabın hemen bütününde Müteferrika akla, bilime, iz’ana önem veriyor ve bunların gereğince yerine getirilmemesi durumunda, güç ve kuvvetin etkili olamayacağını üç benzetme ile pekiştiriyor.

Fil kuvvetin idrak eylese filban-ı natuvane ram olmazdı. Fil  kuvvetini idrak edebilseydi, güçsüz, kuvvetsiz bakıcısına itaat etmezdi.

At kendisin bilse faris-i aciz-u bi rahme merkeb olmazdı. At kendisini bilseydi aciz ve acımasız binicisine eşe(binek) olmazdı.

Şutur-i sermest halinden bizar olsa ilk barin çekup katar katar bir hımara tabi olup yedilmezdi. Sarhoş deve  durumundan bıkmış usanmış olmasaydı, hiçbir zaman  sıra sıra olup bir eşeğin arkasından gitmezdi. Müteferrika kişiliklerinden haberdar olmayıp, yönetime boyunlarını uzatanlara ve tasma takılmasına razı olanlara çelebi üslubu ile nasıl ders veriyor.

Müteferrika sonuç olarak (Hülasa-i mafi’lbab) diyor ki, “hüsni nizam, büyük işlerin ruhu mesabesindedir. Hiç şüphesiz her işin meydana gelişi, kendisine mahsus nizam ile kıvama ve devama matuf ve bağlıdır. Devlet işleri ve çok önemli saltanat işleri dahi hüsni nizam, disiplin ve siyaset ile bir şekle girer; takviye, süreklilik ve metanet bulur.

Değerli Meslektaşım Ömer Okutan’ın gayretleri ile sadeleştirilerek, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından  “Türk Klasikleri” dizisinden 1990 yılında yayınlanan, İbrahim Müteferrika’nın Milletlerin Düzeninde İlmi Usüller kitabını birlikte okumaya çalıştık. Kitabın yaklaşık 112 sayfalık içeriğinin anlaşılması genç kuşak için çok kolay olmasa gerek. Ancak 20 yıl içinde dilde meydana gelen değişme ya da gelişmeyi somut algılamak açısından yararlı olabilir.

Birlikte okumamızı, girişte koyduğumuz soru ile bitirelim.

İBRAHİM MÜTEFERRİKA’yı NASIL BİLİRSİNİZ?

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın