Kültür Terörizmi

Dokuz -12 Eylül 2010 tarihlerini Ramazan bayramı olarak kutladık.  Bayramda kitap okunur mu? Bilmem; ama genelde eş dost, akraba ziyaretleri ve geziler giriyor devreye.  Bu sene 12 Eylülde, bir de “anayasa halk oylaması” girdi devreye. İlgimiz büyük ölçüde o alana kaydı.  Yurttaş olarak anlamlı bir ilgi hakkımızdı. Ama okuma alışkanlığı olanlar, kötü tiryakilere karşın, gene de okurlar. Ben bu kez zor olanı Bayramda denedim. Uzun süredir elimde olan Thomas Hylland  Eriksen’n Kültür Terörizmi “Kültür Arınması Düşüncesi Üstüne Bir Deneme’sinin sayfalarını çevirmeye, kenar notlarımı incelemeye, anlayamadığım yerleri yeniden okumaya koyuldum.  Derlediklerimi birlikte okumaya ne dersiniz? Biraz yoğun bir anlatımı var ama değer bence izlemeye.

Kültür, insan dilinin en karmaşık birkaç sözcüğünden biridir.  Sözcüğün anlamı Latince colere, ekin elde etmek için bir şey ekmek sözcüğünden gelmektedir. Nitekim öztürkçe sözlük, kültür karşılığı olarak “ekin” sözcüğünü önermektedir. Günümüzde sözcüğün, bağlantılı olsa da birbirinden farklı pek çok anlamı var. Kültürün en olağan tanımlarından biri onu, bireylerin belli bir grubun üyeleri olarak paylaştıkları bir yaşam tarzı ve dünya görüşü ile eş anlamlı kılar ki onları diğer gruplardan farklı kılan da budur. Kültür bir “şey” değil, sonuçta değişkendir, kaygandır ve çok anlamlıdır.

Kültür deyip geçmeyin,  kültür ve kültürel kimlik son yıllarda dünya toplumları içinde siyasal meşruluk ve etkileme gücü sahibi olmanın en makbul gereçleri oldu. Irk gitti, kültür geldi. Dünya tek bir dünyadır; içinde ne denli yerel farklılıklar olursa olsun, tek bir yerdir. Kültür alanları arasındaki sınırlar giderek daha kayganlaşmıştır.  Ne kültürlerin sınırları, ne de şu kültürel temizlik (arılık/saflık) takıntısı savunulabilir artık. Günümüzde aşırı dincilerin ve kültür ırkçıların tepki gösterdiği en önemli gelişme budur. Bizler hep, kültürün bir halka ait, fiziksel sınırları olan ve geçmişten gelen bir şey olduğunu düşünmeye alıştırıldık. İnsanın kültürleri çoğul olarak düşünmesine bile alıştırıldık. Dünyanın kültürlerin değil düpedüz insanların yaşadıkları bir yer olduğunu söylemeye gerek yokken, bu gün bunu söylemek daha güçmüş gibi geliyor. Pek çok ülkede seçkinler “ulusal kültür’ü”, azınlıkların karşılaştığı baskıları ve kanlı çatışmaları mazur göstermek için tılsımlı bir kalkan gibi kullanılır oldu.

“Halkı” temsil ettiğini söyleyen liderler, kullanabilecekleri daha iyi bir malzemeleri olmadığından etnik farklılıkları bulup çıkarmakta ve pekâlâ kullanmaktadırlar. İnsanların, kendi “özgün gerçek” kültürlerini yaşamaları için yaptıkları düzenlemelere uymaları için yine insanları zorlamaktadırlar. Ancak iki şeyi birbirinden ayırmak gerek: Bu kültürel farklılıklar başkadır, kültürün siyasal olarak gölgelerin gücü adına kullanımından doğan ve halkların etrafına çizilen o keskin çizgiler başka. Sınırlar haritaların işidir, toprağın ve denizin sınırları yoktur.

Uluslardan ve etnik gruplardan birinin diğerine oranla “daha objektif” olduğu, gökyüzünde yazılmaz; ne de tüm ve tertemiz kültürlerin birbirine bakıp duran uzun tarihçelerinin tüm dünyaya egemen olacağına ilişkin özlemli derslerin temelinde yatan tarihsel bir zorunluluk vardır. Zamanımızın yaygın ve daha iyi işitilen eğilimlerinden biri şudur: hangi türden olursa olsun, bir siyasal tasarım eğer kendini bir halkın haklarının, kültürel haklarının savaşıymış gibi sunabilirse daha çok destek bulabilmektedir.

Sınırlar birbirlerinden farklı ülkeler ve halkları arasındadır, bundan başka sınır mınır yoktur. Kültür bir süreçtir ve doğası gereği sınırsızdır. Ankaralılar ile Halepliler ayrı ülkelerin vatandaşlarıdırlar, ancak bundan kültürel sınırların her koşulda ulusal ya da etnik sınırları izlediği anlaşılmamalıdır.

Yeni kültürel görelilik kavramına bu bakış ışığında merhaba demeliyiz. Ancak hoşgörü ve henüz kazanılan kültürel açık-fikirlilik, hem azınlıklarda hem de çoğunluğu teşkil eden toplumun genelinde kendini göstermeye başlamaktadır. Özellikle ABD’de kültürel göreliliğin tamamen bir saçmalıklar komedisi haline geldiğini söyleyebiliriz. Sokaktaki sade vatandaş bundan, kendi kültürel geleneğini gerekçe göstererek, aklına ne gelirse yapabileceğini anlamaktadır artık. Bu mantıkla bakılacak olursa, azınlıkların, yasaları çiğnediği kimi durumlar bağışlanmalı ve hatta savunulmalıdır. Çünkü suç işlediği iddia edilenler aslında kendi kültürlerinin normlarına göre suçlu sayılmamaktadır.

Çokkültürlülük ideolojisi, bir madalyonun iki yüzü gibidir. Bir yüzü insanların farklı olmalarına elverir; diğer yüzü ise onlara eşdeğerli bireyler olarak davranılmasına engel olur. Bireyler genellikle fazladan kazançları olacaksa bir altgruba bağlılıklarını, değilse herkesle eşdeğerli muameleyi savunurlar. Grup üyeliği, insanların kadınıyla erkeğiyle birbirlerine göre hangi konumlarda ne tür ilişkiler içinde olduğuyla ilgilidir, konumsal ve ilişkiseldir. Kimlik arayışı ve özdeşleşme ise bu ilişkiler göreliliği yoluyla, kimin kimle o ve “doğal” karşılanmaktadır kalacağı ile ilgilidir.

Farklı etnik grupların birlikte barış içinde yaşamalarının ancak arada sırada mümkün olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir ve “doğal” karşılanmaktadır ki kendini bir başka grupla kültürel açıdan eşit gören insanlar kendi yaşam alanlarını bir tek kendilerine isteyeceklerdir.  Bu gün akademik çevrelerde bir “etnik çatışma” yı şu ya da bu bölgedeki bir sınır çatışmasının, bu tür çatışmaları bastırmada uygulanan kanunların çerçevesinde yahut yalnızca anakentlere özgü isyanlar ve sivil itaatsizlik hareketleri olarak görmek “yeterli” olarak kabul edilmekte, sanki olayın o zaman içyüzünü anlamış olmak ihtiyacımız karşılanmakta ve akademisyenlerin bu yolla gerçekten  de  toplumsal ve siyasal gerçeklik üzerine  bir bilgi üretmeyi başarmış oldukları düşünülmektedir. Ancak bir anlaşmazlığa, çatışmaya “etnik” deyivermek onu anlamaya yetmez. Sözcüğün bizzat kendisi gerçeği örtükleyici niteliktedir.

Vatandaş, tam sınır noktasında adeta bir kültür nöbetçisidir. Kirli, paslı ne varsa kültürel ortaklığın dışında tutmak onun sayesinde başarılan bir görevdir. Bir ulusu kurtarmanın ekseni, yine o ulusu kuranların saptayacağı bir şeydir, ama bununla da kalmaz, kurulacak ulusun halk çoğunluğunun da kendilerini aynı öneri ekseninde o ulusun vatandaşı olarak hissetmeleri, kurucularının düşüncelerini paylaşmaları gerekir. Ulusçuluk çoğu durumda özünde etniktir, bir etnik grup ve kendi devleti söz konusudur. Ulusçuluk yalnızca içeren, kapsayan bir nitelikte değil, ama aynı zamanda dışlayan bir niteliktedir de.

Kuşkusuz bir ulusun sırtını dayayabileceği, vatanseverlerin sıkı sıkıya tutundukları, en üst düzeyde değer verdikleri güç, ulusal dildir. Dünyadaki yaklaşık altı bin dilin çoğuysa bu türden bir yapılanışın desteğinden mahrumdur. Bunların çoğu da önümüzdeki bir iki kuşak içinde yitip gidecektir. Dünyada iki binin üzerinde etnik grup vardır ama eldeki devlet sayısı 170 civarındadır. Her grubun kendi devletine sahip olması hedefi gerçekçi değildir ve giderek daha çok siyasetçinin  “kendi halkı için” aynı dersi verip durması zamanımızda ölümcül sonuçlara yol açmıştır. Buna rağmen dünyanın en güçlü ideolojisi olarak ulusçuluk konumunu korumaktadır. Örneğin İsrail’de Aşkenazi Yahudileri ile Sefarad Yahudileri arasındaki çekişmelerde, içeride barış ve huzur ortamını sağlamak için  dışarıda bir düşman icat etmek açısından olay her zaman Filistinlilerin başına patlamakta, onlarla çatışmaların ortaya çıkmasına  yol açmaktadır.  Pratikte şurası gerçektir ki güçlü olan ülke, güçsüz olana oranla çok daha fenalık yapabilir.    Büyük ülkeleri mafya babaları, küçükleriyse sokak yosmaları gibi görebiliriz.

İnsancıl düşünce açısından övgüye değer bir eğilim, Bir kültürel kimliğe duygusal ve varoluşsal nedenlerle bağlı olan insanların bu bağlılıklarını koruma haklarının olduğunu kabul etmekse de bu konum kültürel kimliğin bir devlette güç düzeneği haline gelmesiyle, umulmadık bir şekilde “absürdleşir”. Devlet ülkede yaşayanların kültürel kimliklerinin garantörü olduğu zaman da kültür paragraf paragraf yazıya dökülecek ve bürokrasinin net yönetsel diliyle kodlanacaktır.  Artık kıpır kıpır, dinamik,  akışkan ve çoğul değil, daha çok sıkıca paketlenmiş bir eşyanın ya da belki bütün parçaları kartonuna yapıştırılmış bir yap-boz oyununun donuk görüntüsü gibidir.

Sınırların çok da mantıksal bir düzen izlenerek oluşturulmamış olması, devletlerin sınırları olmamalıdır anlamına gelmez.  Devlet sınırları ne geçmişte ne de gelecekte kültürel sınırlarla özdeş olmamıştır ve olmayacaktır. Hatta sınırların içinde varolan kültürel farklılıklar, farklı kültürler varlıklarını sürdürecektir.

Etnik ideolojinin taktiği, insanları kanbağına dayalı kültürel açıklamalar yoluyla ikna etmektir. Evrensel olan aile ve kanbağı olgusunun varlığıdır, tüm insanlık tarafından paylaşılan budur. Bu nedenle uluslar kendilerini meteforik soyut aileler olarak gösterirler.  Ata toprağı, baba ocağı, Ana vatan, anadil, hepimizin kardeş olduğu modern zamanlarda ulusu oluşturan insanların vazgeçemeyeceği sözcüklerdir.

Kültür, akışkan ve kaygandır. Tarih ise değişik şekillerde yazılabilir, okunabilir. Kültür-ırkçı ideolojilerin ilgilendiği ve kullanmak istediği şey işte bu durumdur.  Bu şey, sınırları belli olan bir insan topluluğunun “ortak şeyidir” ve kültür ırkçıları, tarihi, bu düşünceyi temellendirebilecekleri biricik, mistik bir anlatı haline getirmek, böylelikle günümüzün düzenini kuşkuya yer bırakmayacak şekilde öne çıkarmak ister. Böylesi bir tutum kelimenin tam anlamı ile ırkçıdır. Çünkü bu aşamada vurgulanmakta olan, kültürün “insanın kanında” olduğudur.

Avrupa Topluluğu (Birliği değil) bugünlerde (1993) dev bir araştırma projesini yürürlüğe sokmuş ve parasal destek vermiştir. Bu proje Yunanlıların ve İrlandalıların ortak bir tarihe sahip olduklarını kanıtlayacak ama bu esnada Yunanlıların Türklerle hiçbir tarihsel ortaklığı olmadığını da belirtecektir. Tarihi böyle yazmak artık çok alıştığımız bir şey. Tarih yazımı seçici ve ideolojik olmak zorundadır ve tarih hiç de geçmişin ürettiği, altın harflerle yazılmış bir kitap değil, aslında bugününihtiyaçlarının ve arzularının bir dokümanıdır.

Ninelerimiz ve dedelerimiz, kendi kültürlerinin iç evresinde yaşayıp giderlerdi.  Oturup, bizim kültürümüz nasıl bir kültür diye düşünmezlerdi. Evet. Onların gelenekleri ve dünya görüşleri vardı, fakat kendilere bunlara gelenek veya dünya görüşü olarak bakmadan yaşarlardı gelenekleri ve dünya görüşleriyle. Şurası açıktır ki yeniden oluşturulmuş ve eşyalaştırılmış “o kültür” hiçbir zaman “aslındaki” gibi olmayacaktır. Eskilerin gelenekleri üzerinden yeni moda bir ideoloji olan “gelenekcilik” kendilerine modernitenin artılarını sağlayabilmenin bir gerecidir. Bu artılar paradır, iştir, eğitimdir ve siyasal haklardır. Kantarın topu eskiye kaydıkça, kantarcı daha modern olmaktadır. Gelenek gelenektir zaten fakat gelenekcilik moderndir ve çoğu kez bir Truva atıdır modernist arzuları gizleyen.

Ulusçuların, tarihi bunca inanılmaz bir yaratıcılıkla kullanması, Balkan ulusçuluğu üstüne aşağıdaki 7 (yedi)  tezin bizleri ne denli korku verici, ölümcül bir çözümsüzlük noktasında yapayalnız bıraktığını açıklamaya yeter.

1.       Beş yüz (500) yıldır bizim, ancak 50 yıldır sizin olan bu bölge bize geri verilmelidir, işgalcisiniz siz.

2.       Beş yüz (500) yıldır sizin ve son 50 yılda bizim olan bu bölge yine bize ait kalmalıdır, çünkü toprak bütünlüğümüze saygı gösterilmelidir.

3.       Beş yüz (500) yıldır sizin olan, ancak öncesinde bizim olan bir bölge bize geri verilmelidir, çünkü burası gerçekten tarihsel beşiğimizdir bizim.

4.       Bizim halkımızın çoğunluğunu oluşturduğu bir bölge bize ait olmalıdır, bunu çoğunluğun kararı gerektiriyor.

5.       Bizim halkımızın azınlığı oluşturduğu bir bölge bize ait olmalıdır, çünkü azınlık her şeye karşı korunmalıdır.

6.       Tüm bu ilkeler bizim için geçerlidir, sizin için değil.

7.       Bizim soylu geçmişimize olan düşlerimiz tarihsel adaletin tecellisidir, sizinki ise faşizmdir.

Balkanlar’ı ve Yogoslavyayı anlamaya yarayan bu maddeler başka bir yığın çatışmayı anlamamızda yol gösterici olabilir. 1948 yılında kurulan İsrail devletinin kuruluşu 3. Maddenin belki de en belirgin örneğidir.  “Bir halkın kendi tarihsel beşiğini geri alma talebinin haklı bulunması gerektiği” düşüncesi orada da işletilmiştir.

Her ulusun bir avuç yetkili ulusal tarihçisi var. Söyledikleri şarkı da ulusun doğanın bağrından çıktığı tertemiz ve pırıl pırıl (ama bir o kadar da bilinmeyen gizemli, puslu) bir geçmişten günümüze dek yaşanan bir coşkuyu anlatıyor.

Kitaptan paylaşmak istediğim satırlar hemen hemen bunlar. Kitap 2000 yılında çevrilip basılmış; İstanbul ile Diyarbakır’da iki merkezden dağıtımı yapılmış. Bu şimdiye kadar okuduğum kitaplarda ilk kez karşılaştığım bir dağıtım modeli. Sanırım Türkiye’nin AB aday ülkesi olarak Demokratik Açılım arifesinde fikri çevresini oluşturmak bakımından gerekli bir yayın olarak değerlendirilmiş olabilir. Özellikle Güneydoğuda dağıtılması ve okunmasının önemli olduğu kanaati ile hareket edilmiş gibi görünüyor. Gerçekte kitap, varolan öğretilerin bir çoğunu yeniden gözden geçirmemiz açısından iyi bir izlence. Milliyetçilik (ulusçuluk) açısından, ulusal kültür anlatımlarının irdelenmesi yönünden açımlayıcı anlatımlar içermektedir. Kısaca, farklı düşünmek için iyi bir başlangıç kitabı olabilir.

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın