Eğitim Psikolojisi

Dokuz üniversiteden on yedi eğitimciyi bir araya getirmiş iki editör (Yaşar ÖZBAY ve Serdar ERKAN). Neredeyse beş yüz (489)sayfalık bir kalın ders kitabı çıkarmışlar ortaya. Toparlayıp düzenleyen (editörler) meslektaşlarımız kitabın önsözünde, bu kitaptaki bilgilerin “mesleki ve kişisel yaşamımızda bizlere faydalı olacak kendimizle ilgili bilgilerin olduğundan, bu nedenle ihmal etmememiz gerektiğini” vurguluyorlar. Kitabı üç ana bölümde incelemek olası.

  1. Gelişim (Gelişim Psikolojisi/Serdar Erkan, Fiziksel Gelişim/Serdar Erkan, Psikoseksüel Gelişim/Hülya Şahin, Psikososyal gelişim/Tuncay Ergene, Bilişsel Gelişim/Yaşar Özbay, Dişl Gelişimi/ Mehmet Güven,  Ahlak Gelişimi/Sırrı Akbaba, Hümanistk Gelişim/Mustafa Şahin.
  2. Öğrenme (Öğrenmenin Fizyolojik Temelleri/Gül kahveci, Davranışçı Öğrenme/Zeynep Cihangir Çankaya, Sosyal Öğrenme Kuramı/Melek Kalkan, Bilişsel Öğrenme/Mehmet Palancı, Öğrenmede Güncel Konular/Zeynep Hamamcı)
  3. Öğretim (Etkili Öğretim ve Öğrenme/Leyla Küçükahmet,Motivasyon/Hikmet Yazıcı, Etkili Sınıf Ortamı: Sınıf Yönetimi/Aykut Ceyhan, Esra Ceyhan)

Bir kitabı nasıl okursunuz? Bu sorunun yanıtı, bir yönü ile kitabın yaşamınızdaki rolüne bağlıdır. Eğer bir öğrenci olarak kitap size önerilmiş ise, öğreticinin belirlediği bir izlenceye göre onunla birlikte zaman zaman önünde, zaman arkasından izleyerek kitabı gözden geçirmeniz, işlemeniz, tartışmanız söz konusu olabilir.  Eğer siz bir yetişkin olarak yaşadığınız bir durumun sonucu olarak kitap okumaya yönelmiş veya yöneltilmiş iseniz, kitabı alır, bakar, inceler, içeriğinin bir kısmını seçer veya tümünü okuyabilirsiniz. Bu okumak amacınıza bağlıdır. Benim bu kitapları okumamın amacı, kitaplığımda bulunan bazılarına hiç el atmadığım veya okuyup çizdiğim, zamanında yararlandığım, sonrasında unuttuğum kitapları yeniden gündeme almak ve paylaşmak.

Şimdilerde Milli Eğitim Bakanlığı, “değerler eğitimi” konusunda bir arayış ve yönelim içinde görünüyor. Diğer taraftan çalışmalarını yakından izlediğim, yöneltme amacıyla katkıda bulunduğum, sonuçlarını değerlendirme durumunda olduğum Ankara HAYAT Eğitim Kurumları okullarında öğrenimin merkezine konulan “Karakter Gelişimi” çalışmaları açısından seçici bir okuyucu olmaya yöneliyorum.  Elimdeki eğitim psikolojisi kitabının 8. Bölümü, “Ahlak Gelişimi” ilgi alanımda oluyor. Neler dikkatimi çekiyor bu bölümde?

Ailesinden gizli, kuşları kapanla yakalayıp, satan ve ellerine geçen para ile çerez alıp yiyen iki çocuğun sosyal ve duygusal yaşantılarını hikaye eden gerçek bir olayla başlıyor bölüm. Sonra ahlak gelişimi ile ilgili üç felsefe, veriliyor. İlki Hıristiyanlığın öğretisi olan “insan doğuştan günahkardır. Bu nedenle erken çocukluktan başlayarak insana kutsal değerler sunulmalıdır. İkinci öğreti J.J: Rousseau’nun insan masum doğar. Ahlak dışı davranışlar, yetişkinlerden öğrenilir. Üçüncü felsefi öğreti, “boş/temiz sayfa” (tabula rasa), insanın ahlaken doğuştan boş, açık olduğu, yaşamındaki çevreden aldığı, gözlemlediği, yaşadığı durumlara göre ahlakı öğrendiğidir. İzleyerek hemen tüm ilgili kitaplarda bulabileceğimiz kuramlar. Ahlak gelişimine üç farklı yaklaşım, 1) Psikoanalitik, 2)Davranışçı, 3) Sosyal Öğrenme, 4) Bilişsel yaklaşımlar hatırlatıyor yazar. Farklı üç yaklaşım olarak verilen bu çözümlemelrin üçünün ortak noktası ailedeki ilk yılların, özellikle anne çocuk ilişki iletişiminin önemli bir belirleyici olduğudur. İkinci bir ortak nokta farklı ifade edilmekle birlikte bireyin bedensel ve zihinsel gelişim düzeylerinin ahlaki gelişiminde önemli noktalar oluşturduğudur.

Bölümün izleyen alt başlıklarında alanda gezinenlerin tanıdıkları isimlere ve kuramlara ulaşılıyor.  John Dewey, jean Piaget, Kohlberg, Carol Gilligan, Eliot Turiel, James Fowler. Bunların dışında yakınımızdaki tanıdıklardan kimse yok. Bunlardan birinin kuramını alarak “ahlak” konusunu bütünde açıklamak olanaklı değil. Özellikle ahlak, konusunun doğası gereği zamana ve mekana bağımlı olması, diğer yandan “kuram” olarak ortaya konulan görüşlerin kapsayıcılık yönünden yetersizliği konuyu anlayıp içselleştirmemizi zorlaştırmaktadır.

Okuyucu olarak, kitapta amacıma en uygun alt başlık “Değerler ve Eğitimi” oldu. Başlangıçta değerlerimizin değerlendirilmesi hemen tümüyle ailelerimizin belirlemelerine bağlıdır. İlk değerler anne babalarımızca kabul görenler veya görmeyenlerdir. Özgürlük adına çocuklarının davranışlarına sınır koymayan anne babalar, çocuklarının ahlak gelişiminde önemli bir gedik açmaktadırlar. Çocuklar ilk dönemlerde, sonucunu merak ettikleri için bir şeyler yaparlar. Anne babaların çocukların bu eylemlerinin sonuçlarını yasaklamak ya da ilgisiz kalmak yerine, sonuçlarını anlatmak, açıklamak “neden” yapılmaması gerektiğini konuşarak, bilgilendirilme seçilmelidir.

Bir yeni yetmenin vicdanı, yaşıtlarının etkisi altındadır. Doğruları yaşıtlarının doğrularıdır. Bu dönemde gençlerin inançlarını, değerlerini, ideolojilerini “lokmalarını çiğner gibi” irdeledikleri görülür. Korkmayın, lokmaları tüm yutmasını istemek daha sonrasında hazımsızlıklara neden olabilir. Toplumlar değerlerini hazmetmelidirler. Bir kısım değerler sosyal çatışmalar, ekonomik darlıklar ya da bolluklar dönemlerinde terk edilmektedir. Buna karşılık toplumlar, zaman zaman terk edilmiş değerlerine dönüşümü önermektedirler. Bu anlamda kitaptaki bir örneği birlikte izlemekte yarar vardır. Almanya’da son yıllarda (2005) yapılan bir araştırma sonucuna göre ana babalar, bundan önceki ana babalara göre nezaket ve görgülü davranış kurallarının  çocuklara aktarılması gerektiğini hararetle savunmaktadırlar. Araştırmacılar bu bulguyu; şu anki ana babaların “bırakın yapsınlar” anlayışı ile büyütüldükleri için bu yetişme tarzının yanlışlığını ve bu yanlış tutumla çocuk yetiştirmenin zararlı sonuçlarını da en çok kendilerinin görmüş olmalarıyla açıklamaktadırlar.

Çalışmaya konu olan kitabın, 8. Bölümünün bir alt başlığı, “Değerler ve Aktarılma Süreci”  olarak düzenlenmiş. Benim ilgi alanımda bu noktaya yakın. Değerleri nasıl kazandırabiliriz? Sorusunu yıllardır cevaplandırmaya çalışıyorum.  Bu umutla okumaya koyuldum, ancak hayal kırıklığı oldu. Çünkü bölüm yazarı da “yetişen neslin değerleri yeterince özümsemediğini” vurgulayarak bir dizi soru koyuyor ortaya.

  1. Karakter Kazandırma (Değerler) konusundaki eğitimdeki yetersizliğin nedenleri nelerdir?
  2. Çağdaş eğitim yöntem ve teknikleri Karakter Kazandırma (değerler) eğitimi için çözüm müdür?
  3. Karakter Kazandırma (Değerler) eğitimindeki sosyal destekler ve sosyal olumsuzluklar nelerdir?
  4. Karakter Kazandırma çalışmalarında sosyal desteklerden nasıl yaralanılabilir? Sosyal olumsuzluklarla nasıl başa çıkılır?
  5. Karakter (Değerlerin) kazandırılmasında çocukların yaşları ne oranda göz önünde bulundurulmalıdır?
  6. Karakter Kazandırma sürecinde ana babaların ve öğretmenlerin görev sınırları ve işbirliği koşulları nasıl belirlenmelidir?
  7. Karakter Kazandırmada her bir değerin kazandırılması farklı mıdır?

Bu sorulara günümüz eğitimcileri cevap aramaktadırlar. Biz bu çabaya katılabilir miyiz? Diye düşünüyorum ve cevabım hazır: Neden olmasın, bizim de birikimlerimiz var. Paylaşabiliriz.

Okuduğum kitabın bölüm yazarı, Sırrı Akbaba, örnek olarak dört değer almış, sorumluluk, hoşgörü, saygı-sevgi ve doğruluk. Bunların okulda nasıl kazandırılacağını örneklemeye çalışmış.  Bu kapsamda öneri niteliğindeki örnekleri de paylaşmakta yarar var.

“Ana babalar, genellikle çocuklarının hayatlarını kolaylaştırmak istemektedirler. Abartılmış şefkat, belki iyi niyetin bir ürünüdür. Böyle iyi bir iyi niyetin sonucu, sorumluluk alamayan bir çocuğa sahip olmakla noktalanabilir.  Sorumluluk sahibi olabilmesi için çocuğa üstesinden gelebileceği görevler vererek yapmadığı zaman nelerle yüzleşeceği kendisine anlatılmalıdır. Çantasını hazırlamadan okul giden çocuk, okulda öğretmeni ve arkadaşları içerisinde mahcup duruma düşerek, sorumsuzluğun acısını derinden hissetmesi engellenmemelidir.

İlköğretimde çocuklar, zihinsel gelişmişlik düzeylerinden kaynaklı olarak “acımasız” oldukları için, hoşgörüsüz olurlar. Her değerde olduğu gibi, hoşgörünün de bir sınır vardır.  Sindirme, taciz, şiddet, haksızlık, aldatma v.b. insan onurunun çiğnendiği durumlara karşı hoşgörülü olmak yanlıştır. Hoşgörünün bir imtiyaz olmadığının bilinmesi gerekir. Türk toplumunda, birçok hoşgörü modelleri vardır. Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli gibi “hoşgörü abidelerinden” örnekler alınarak çocuklara dramatize çalışmalar yapılabilir.

Toplumsal yaşamın ön şartı ortak değerlere sahip olmaktır. Saygı ve hürmet insanın birlikte yaşamında tüm değerlerin esasıdır. Saygı duyana saygı duyulur. Saygı gören saygın davranışlar sergiler.

Kitabın benim için öncelikli olan bölümünü okudum ve sizlerle paylaşmaya çalıştım. Tam kitabı kapatıp kaldıracağım sırada, arka kapak içinde incecik bir kitapçığın saklandığını gördüm. Hürriyet Gazetesi’nin Ramazan armağanı olarak verdiği bir ek, kendi deyişi ile “hediyesi”, Açıklamalarıyla 40 Hadis. Basım tarihi belli değil, hangi yılın ramazanında verildiğini işaret etmemişim. Ancak küçücük yayını hazırlayanın Yaşar Nuri Öztürk, doçent unvanı ile yayınladığına bakarak en az bir on beş sene eskiye ait olduğunu kestiriyorum. Ne amaçla bu kitaba iliştirdiğimi araştırdığımda, cevabını 5. sayfadaki Hadis veriyor:“İnsanlar tertemiz bir yaradılış üzre doğarlar. Sonra babaları onları Yahudi, Hıristiyan veya putperest yapar.”(Buhari). Hadisin altındaki açıklamadan, altını çizerek belirlediğim kısmı okuyorum: “İslam bilginlerinin üzerinde çok durdukları hadislerden biri olan yukarıdaki peygamber sözü, İslam düşüncesinin evrensel boyutlarından birini vermektedir. Bu, insanın yaratılıştan, doğuştan temiz ve saygıya layık olduğu gerçeğinin vurgulanmasıdır. Denebilir ki, bu düşünce İslam ile diğer sistemlerin özellikle insanı doğuştan günahkar ve yüzükara gören Hıristiyanlığın ayrıldığı temel noktalardan biridir. Hıristiyanlıktaki ilk günah (Zelle-i asliye) insanı doğuştan günahkar bir  varlık kabul etmektedir. İnsan bu dünyaya gelirken sırtında bir kambur vardır. Bundan daha ilginci bu kamburu insan kendi emek ve gayretiyle sırtından atamaz. Başkalarının vesayetine muhtaçtır. Hıristiyanlıktaki “vaftiz” kurumu bu vesayetin kuruluş safhasını ifade eder. Sırtındaki kamburdan kurtulması başkalarının, yani kilise babalarının vesayet ve mürüvettine bırakılmış insan, onlara sürekli olarak yaranmak ve boyun eğmek zorundadır. “

Bu satırlar ile kitabı bitirelim derim.

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

1 Yanıt

  1. Ömer ÇALIŞKAN diyor ki:

    Selamün aleyküm kıymetli hocam. Düzce İsmetpaşa Ortaokulu Müdür Yardımcısı olarak görev yapıyorum. Bu güzel özetleri istifademize sunduğunuz için çok teşekkür ederim. Paylaşım seçeneklerine whatsapp uygulamasını da eklemenizi -müsaadenizle- önermek istiyorum. “Bir Okul, Bir Ömür” adında bir şiir yazdım. Sabahları konferanslarınızı izliyorum. Şiirin sizi ifade ettiğini fark ettim. İzninizle mail adresinize göndermek, düzeltme ve değerlendirmelerinizi almak; ayrıca sizin gibi bir eğitim duayenine ithaf etmek isterim. Allah’a emanet olunuz.

Bir Cevap Yazın