Haliç’te Yaşayan Simonlar

Hiçbir sıra gözetmeksizin okumaya devam ediyordum. Daha doğrusu böyle tasarlamıştım çalışmamı. Ağustosun ikinci yarısında Türkiye’nin gündemine Hanefi AVCI’nın HALİÇTE YAŞAYAN SİMONLAR Dün DEVLET Bugün CEMAAT adlı kitabı yerleşti. Bir anda yazılı ve sözlü basının odağı oldu. Hani bir deyiş vardır ya, “su gelince teyemmüm bozulur”, elimdeki kitapları bir yana bıraktık, arkadaşım Selahattin Turan ile kitap satıcılarının “kalmadı- tükendi” karşılamalarını aşarak yayına ulaştık; hem de “korsanı” çıkmadan. Son dönemleri en yoğun düzeyinin üstünde bir hızla okumaya, sunuma hazır hale getirmeye çalıştım. Erken birlikte okuyalım diye. Umarım?
Kitabın kapağında yer alan “Simon” kendisi gibi örgüt üyesi kız kardeşini, hiçbir suçu yokken “objektif ajanlık” suçlaması ile ölüme mahkûm eden bir PKK dağ kadrosu liderinin kod adıdır. Bu kesimde militanların eylemlerini kafalarındaki fikirleri, fikirlerini ise inanç ve düşünce sistemleri, dolayısıyla dogmatik olarak kabul ettikleri ve hayatlarının anlamı olan ve uğrunda ölümü göze aldıkları yüce değerler belirlemektedir. Bu ülkede bunca olumsuzluk varsa ve yıllardan beri devam ediyorsa, her şey kötü ve yanlış ise bunun sebebi ufak tefek şeyler ve kişilerin hatası olamazdı. Hatta tüm eylemlerimizi yönlendiren, anlamlandıran fikir ve düşünce sistemimizin kaynağı olan dogmatik inançlarımız ve kutsallarımızdaydı. Yani bizim yücelttiğimiz, uğruna her şeyi feda ettiğimiz, canımızdan çok sevdiğimiz, varlığımızın nedeni, kendimiz olmamızı sağlayan, bizi başkasından farklı kılan, bize ruh veren, başka ırk ve millet olmamızı sağlayan değerlerde vardı. Bu belirlemelerinden sonra Yazar, kendi konumunu,”bizler de her suçu değil, yalnızca bize öğretilen ve empoze edilen hususları suç olarak görüyor, bizim tarafımızda olan kişilerin kusurlarını suç olarak nitelendiremiyorduk. Bu tip davranışlara “Simonlaşmak” adını veriyor Avcı. Ve Haliç’in o pis kokulu döneminde etrafında yaşayanların, var olan bu çok kötü kokuyu hissetmeden, adeta alışmış olarak rahat biçimde yaşayanları bir tür Simonlar olarak tanımlıyor; “Ne kadar kötü ve sağlıksız bir ortamda bulunulursa bulunulsun bir süre sonra kişinin bünyesi bu duruma uyum sağlayarak kötülüğün farkına varamıyordu.” Diyor ve devam ediyor:  “Türk idari sistemi, Türk toplum yapısı ve özellikle kirli, yozlaşmış bu kamu sistemi içerisinde uzun süre kalan ve bu atmosferi teneffüs eden insanlar, bizler hepimiz, bu ortamın kötülüğünü, pisliğini artık algılayamıyoruz. Bu durum bizi rahatsız etmiyor. Haliç’teki pis kokuya rağmen piknik havası içinde yiyip içip oynayanlar gibi, biz de bu pis ortama en ufak bir tepki koyamıyoruz.” Bu aşamada Yazar, bir çıkış yolu da öneriyor. “…çoğunluk pis ve kirli, her türlü yanlışlığın bol olduğu bu ortama uyum sağlamış, bu durumu kanıksamış ve normalleştirmiş.” Bu durumu görebilmek, algılayabilmek için ancak bu sistemin dışına çıkmak gerekiyor.” Sonunda karar veriyor: Ben Simon olmayacaktım.

 

Kitabın girişinden başlayarak anlatıma bir tarihsel zaman dizini izlenerek, çocukluk, ilk, orta, mesleki öğrenim yılları, mesleğe giriş yılları anlatılıyor. Örneğin ilkokula ilişkin şu saptaması ilginç, “şehirdeki çocuklar okuldan kaçarken, biz tarlada çalışmak, hayvanları otlatmak gibi işlerden kurtulmak için okula sığınırdık; okulların açılması tüm bu işlerden kurtuluştu.” Kamu yöneticilerinin mesleki yetiştirilmelerindeki müfredat yetersizliğini anlatmak için, “Gençlik Parkı’ndaki garsonlar ideolojik konularda benden bilgiliydiler. Bu durum bugün de böyle. İşte bugün gündemimizin önemli bir problemi olan demokratik açılım meselesi ve Güneydoğu sorunun çözümü tartışılıyor, konuşuluyor ama bu işi uygulayacak yapacak olan güvenlik sistemi içindeki insanlara bu konu ilgili bu güne kadar herhangi bir aydınlatıcı bilgi ya da yazılı doküman verilmiş değil.”

Hani Avcı, kitabında yaşadığı olayları, tasarladığı, gerçekleştirdiği operasyonları sade, akıcı bir dille anlatırken, okuyucuya polisiye bir film izliyor duygusunu yaşatıyor. Ama her olayın sonunda bir tür “yönetsel sonuç veya öneri sunmaktadır. Örnekse ehliyet sınavlarında usulsüzlük adeta sıradan, hatta biraz doğal bir durum olarak algılanır ülkemizde. Bu konuda ulaşan bir ihbarı değerlendirerek, sınava girenleri, çıkar çıkmaz aynı yerde aynı sorularla sınava alarak rüşvet olayını açığa çıkardıklarını anlatan bölümün sonundaki açıklama ilginç: Neden basit olan bir uygulama bunca yıl yapılmaz da ehliyet rüşvetle satılır?

Kaçakçılık Kültürü Atadan Gelir, başlığı altında, sorgulanan bir kaçakçının anlatımını, sosyal, kültürel bir analiz için nakletmektedir. “… Bir ara tamam her şeyi anlatacağım dedi. Biz de en başından, ilk kaçakçılık faaliyetinden başla deyince, Mehmet Taner,  bu işin başlangıcı yok, benim atalarım kervancıymış, Yemen’den, Şam’dan, Arabistan’dan kervan yükleyip İstanbul’a götürür, oradan da ters istikamete ne para ederse onu taşırlarmış. Zamanla sınırlar değişmiş, deve kervanlarının yerini tırlar almış ama onlar aynı işi yapmışlar. İçerde arana en pahalı olan, dışarıda ucuz ne varsa getirip satıyorlarmış. Anladım ki bir anda kaçakçı olunmuyordu. …parası olan, sistemi bilen, devletin içinde adamı bulunan kişiler her yere ulaşabiliyorlardı.”

Emniyet Müdürü Hanefi AVCI, Küçük Ağa başlığı altında biz eğitimcileri de ilgilendiren bir durumu, kaçırılıp örgüte katılmış, yaklaşık altı ay sonra yakalanarak ve ya kaçarak gelen bir çocuğun yaşantısına dayalı olarak anlatıyor. Örgüte katıldıktan sonra ay içinde öncelikle çocuğa bir ölçüde bir okuma yazma eğitimi verildiği önemli. O düzeydeki okuma becerisi ile gazeteyi incelemekte olan çocuk, bir yürüyüş fotoğrafındaki, Marks, Engels, Lenin kelimelerini göstererek, “ben bunların yüzünden bu hallere geldim.”diyor ve sorulduğunda hepsinin isimlerini teker teker söylüyor. Müdür, anlık bir denemeye girişiyor, gazeteyi çocuğun eline verip, şubedeki çalışanlara fotoğrafları göstermesini ve kim olduklarını sormasını istiyor. O gün görevli 7-8 kişiden sadece bir kişi tanıyıp adlarını söyleyebiliyor bu Marksist düşünce liderlerinin. Burası emniyet müdürlüğünün istihbarat şubesiydi, dünya ve medeniyetle ilişkisi olmamış bir çoban örgüt tarafından verilen 4-5 aylık eğitimin sonunda okuma yazma ile birlikte daha pek çok şey biliyordu. Terör gruplarının her şeyini en iyi bilmesi gereken, istihbarat toplayan, bunlarla mücadele eden polisler Marks, Engels ve Lenin’i tanımıyorlardı. Bu kamu görevlilerinin durumunu görmek açısından önemli bir ipucuydu.

Kitabın 129. Sayfasındaki başlık ilginç, Cezaevinde Tünel Bulunması ve Eğitimin Önemi. Diyarbakır cezaevinde, terörist mahkûmların tünel kazdıklarına ilişkin duyum alınır, adalet, emniyet, jandarma değişik zamanlarda ve değişik yöntemlerle yaptıkları arama ve kontrollerde tünelin yerini-girişini tespit edemezler. Son çare, cezaevinin çevresini 6-7 metre derinlikte kazıp, beton kalıp dökerler. Daha sonra ortaya çıkan durum iki açıdan alışılmışın dışındadır. Birincisi mahkumlar tüneli, giriş katından değil, dördüncü kattan bacaya girip, bacadan aşağı inerek tüneli kazmış olmaları. İkincisi tünel kazmak zahmetli bir iş, günde sekiz- dokuz saat dar bir yerde, basit bir körüğün sağladığı hava ile yetinerek, sürünerek çalışmak. Bu çalışmada mahkûmların çoğu verem olmuş, hastalanmış, sağlıklarını yitirmişlerdir. Gece saat 22.00 den sabah 05.00 kadar tünel kazmak ve en önemlisi ertesi gün saat sekizde başlayacak eğitime katılmaktır. Bu süreci günlüklerine yansıtan Atmaca’nın anlatımından şunları öğreniyoruz:  “Bünyesi sağlam iki kişiden biri bendim. Bende her gün veya gün aşırı aşağı iniyordum. Akşam 22’de tünele iniyor, sabah beşe kadar pis ve karanlık bir yerde, çamurun içinde kazı yapıyorduk. Sabahleyin 5’te tünelden çıkıyor ama bitkin bir vaziyette duşumu alıyor, hemen yatmam gerekiyordu. Erken kalk, yemek ye, saat 9’da sayım. Saat onda ise örgütün çizdiği eğitim programı başlayacak”  İşte bu kadar yoğun çalıştığı için Atmaca eğitim programlarının bir kısmına katılamıyor, daha doğrusu katılmakta zorlanıyor. Eğitimin konusu Marksizm, kapitalizm ve benzeri konular. Atmaca örgütün eski kadrolarından, bu konuları eskiden okumuş hatta gruplara eğitimler vermiştir.  Ama örgütün bir eğitim programı vardı ve buna katılması şarttı. Katılmadığında örgüt yöneticilerince kendisine ceza verilirdi. Örgütün kuralları böyleydi ve hiçbir şekilde kuralların dışına çıkılmasına müsaade edilmiyordu. Verilen cezalar çok büyük değildi, örneğin iki gün sigara içmemek, kimseyle konuşmamak gibi, ama hiçbir şeyin eğitimin ihmal edilmesine gerekçe olamayacağı açısından önemliydi. Bu cezayı verenler aslında Atmaca’nın yaptığı işi, onun bünyesinin bu güçlüğü zor kaldırdığını biliyorlardı. Ama şunu da biliyorlardı ki bu eğitim olmazsa ne bu örgüt, ne de bu tünelde bu çalışmayı yapacak kişiler olurdu. Gece saat 22’den sabah beşe kadar çalışıp sabah erkenden eğitime katılacak kişide bulunamazdı.

Susurluk Olayı başlığı altında Türkiye’de devlet güçlerinin kanunsuz infaz yaptığının bilindiği vurgulanarak şu yargılara yer verilmektedir. “Bütün kurumlarda, tüm devlet ihaleleri, ruhsat v.s işleri rüşvetle dönüyor, bunu da herkes biliyor, ama resmi olarak bunların hiç birinin söz konusu olmadığı, her şeyin kurallar çerçevesinde yürütüldüğü belirtiliyordu.” Olayları önlemek için hiçbir plan ve programı olmayan, hiçbir sorununu bilimsel yöntemlerle sebep-sonuç ilişkisi temelinde araştırıp ona göre çözüm üretme kültürüne sahip olmayan polis veya zabıta teşkilatı sadece usta-çırak ilişkisi içinde öğrendiği yöntemlerle işlerini yürütüyordu.

Türkiye’deki yasalar, değişime karşı olduğu için dile getirilen talepler ne kadar haklı ve çağa uygun olursa olsun bu tür yollar tıkanmıştır diyen AVCI, Susurluk davasının sonucundan tatmin olmayanlar için şu teselliyi sunmaktadır. Susurluk davası % 70 oranında amacına ulaşmıştır. Yapılanlar yetersiz olduğunu, suça karışan herkesin ayıklanması gerektiğini söyleyenlere,“böyle büyük bir temizlik mümkün değil, o kadar suyumuz ve malzememiz yok; olsa da o büyük temizlik çoğunluğu alıp götürebilir, ortada fazla kimse kalmayabilir, bu ihtimali de göz önünde bulundurmak lazım.” diyor.

… Gördüğüm bir diğer durum, devletin güvenlik birimlerinin kendi içerisinde dayanışma, yardımlaşma, koordinasyon olmadığından her şeye ayrı ayrı harcama yapılıyordu. Her birim aynı malzemeyi ayrı ayrı satın almak istiyor, birimler arası yaşanan yarıştan ötürü inanılmaz bütçeler talep ediliyordu. Gerek duyulmayacak son model cihazlar, süper sistemler, her şeyin en iyisi isteniyordu. Bu ülkenin kaynakları yatırım ve insanların eğitimi için değil, maalesef güvenlik için kullanılıyordu. … Bu ülkenin iç güvenliği çok daha düşük rakamlarla, çok daha az kadroyla, ok daha iyi bir şekilde sağlanabilir. Ama mevcut durumda tüm kaynakları iç güveliğe de harcasanız, kesinlikle bu konuda başarının sağlanamayacağına eminim, çünkü bunlar yerinde ve zamanında usulüne uygun kullanılmamaktadır. “

Hanefi Avcı, alan olarak çok sınırlı bilgi ve deneyimi olduğu, “Uzan olayında” bunalmıştır. Bu konumdan çıkışını şu satırlarda anlatıyor. “Çok zor durumdaydım, ama ağlamaya da zamanım yoktu. Bir süre sonra bu işlerden anlayan, daha önce bankalara operasyonunda görev almış epey tecrübeli personelimin olduğunu gördüm. Aralarında Soner komiser var ki ‘tek başına orduydu’. Uzanlar adına yapılan pek çok şeyin tüm samimiyeti ile çalışan kamu görevlileri yapmışsa diğer yarısını Soner Komiser tek başına yapmıştır desem yalan olmaz.” İmar bankası olayı, …dünyadaki bankacılık suçları ve banka içi boşaltma operasyonlarında literatüre girmiş bir olaydır. Dünya bilimine bilimsel çalışmalarımız ve buluşlarımızla giremedik ama İmar bankası yolsuzluğu ile bu alanda dünyada hatırı sayılır bir yer edindik.

Yazar, İmar Bankası olayını açıklarken iki noktayı vurgulamak gereğini duymaktadır. Birincisi, yabancı ülkelerin uyuşturucu kaçakçıları, kaçaklar göçmenler konusunda işbirliği yapmakta istekli olmalarına karşın, iş adamlarını izlemek, yakalamak, teslim etmek konusunda sakından davranmaktadırlar. Hiçbir ülke iş adamlarını ürkütmek istememektedir. İkincisi halkımızın kendi paralarını zimmetine geçiren insanlara karşı gösterdiği tepkisizlik durumudur. Uzanlar’ın batırdığı paraları tüm paraları devlet ödediği için kimse bu kişilere tepki göstermiyor. Çünkü halkın kamu yararı, devlet malı gibi kavramları Batıda olduğu gibi içselleştirmemiş olmasıdır. Uzanlar Olayı kapsamında Yazarın genel görüşü, “… diğer bir çok olayda olduğu gibi devlet birimlerinin asıl o sahayı düzenleyen şartların içerisinde olup bitenleri iyi göremediklerini, çoğunlukla kof, alışılmış bir denetim mekanizmasının varlığı söz konusuydu.  Devletin ilgili birimleri alanlarındaki sorunları algılamak, anlamak ve ona uygun tedbirler almak veya onu izleyen kişileri izlemek konusunda aciz kalıyordu. Bu ülkenin kamu görevlileri, kamunun soyulmasına engel olamamaktadırlar. Uzanlar’dan yaptıklarının hesabı belki kısmen soruldu fakat bu soygunun gerçekleşmesine mani olmayan, bu konuda görevlerini yapmayanlara hiçbir şey olmadı. Hem kamuda yüksek maaşla görev yaptılar, Hem Uzanlar’ın dostu oldular hem de üst düzey yöneticisi olarak emekli oldular. Bu soygunu gündeme getiren kişi ve birimler ise iktidar sahiplerinin hasımlığını kazanmışlardır.”

Hanefi AVCI, Edirne emniyet müdürlüğü olarak, Kapıkule Gümrük kapısında yaptıkları kaçakçılık, rüşvet olayını açıklarken şunları vurguluyor. “Bu kapı, günah ve pisliğin yayıldığı yerdi ve bir şekilde bu kirlerinden arınması gerekiyordu. Yılların günahı, vebali, kiri vardı. İlk defa bu tahkikat kişilerin gerçek yüzlerini inkar edemeyecekleri bir biçimde her şeyiyle, fotoğraflarıyla, filmleriyle, toplanan paralarıyla gözler önüne serdi ve mahkum olmalarını sağladı. Burada onlarca yıldır süregelen, gerek Balkan savaşları sırasında gerek 1980 Darbesi sonrasında bile varlığı bilinen ve adeta bir gelenek haline dönüşmüş olan rüşvet ve kaçakçılık suçlarının çirkin yüzü kanıtlarla ortaya çıkarıldı.” Sonunda durumu daha derinden alarak Yazar, “Aslında bu mahkûmiyetler adildi faka eşit değildi. Çünkü sadece orada çalışanlar mahkûm oldular. Daha önceki yıllarda çalışmış olanlar, başka kulübelerde bulunanlar veya 15-20 günlük izleme sırasında görevde olmayanlar yargılanamadılar. Bizim yaptığımız önemliydi, fakat yalnızca herkesten küçük küçük para alan, irtikâp yapan memurların karıştığı bir çeteyi ortaya çıkarmıştık; asıl büyük kaçakçılığı gerçekleştiren önemli miktarda malın ülkeye girmesine, büyük miktarda malın Türkiye’den çıkmasına göz yuman görevliler ortada yoktu. …aslında dev gibi gözüken, devlete ve hatta kapıdan giren çıkan herkese inanılmaz işkenceler çektiren Kapıkule’nin sorunları hem gerçekten çok büyüktü- devlet yıllarca düzeltemedi, çok bedeller ödendi- hem de çok basitti. Az imkan, az yetkimizle 3-4 aylık çalışma ile büyük oranda üstesinden gelmiştik. Ayrıca bu işlerin kolayca yapılacağını kanıtlamıştık. ” Yargılarını getirmektedir.

Edirne Belediyesi’ne ait binanın rüşvet karşılığı satışı ve yıkımının durdurulamayışını anlatırken AVCI, “Edirne İdare mahkemesi, belediye’ye cevap ve savunma için bir ay süre verdi; bu nedenle sürenin sonuna kadar yürütmeyi durdurma kararı vermedi. Asliye mahkemesi, görev alanıma girmiyor diyordu. Kamu İhale Kurumu yapılan işlem yanlış ama 2886 sayılı Kanun’a göre yapılan işlemlere bakmaya yetkim yok diyerek işin içinden çıkıyor. İçişleri bakanlığı zamanında müfettiş göndermedi ve sonuçta 10 milyon harcanmış devlet binası maalesef yıkıldı. Türk Kültürü diye söylemlerimize temel teşkil eden içinde bir “rüşvet kültürü” yerleşmiş gibi asırlardan beri. Bu kültürü ortak yaşadığımız için kimseyi hemen hiç rahatsız etmiyor. İşte kitaptan bu yargıyı pekiştiren bir alıntı:“Çoğunlukla biz, yani çoğu görevli vatan, millet ve halka hizmet duygularını yücelterek görev yaptığımızı düşünürüz. Birçok insan da buna inanır; ama yaşadığımız şeyler göstermektedir ki aslında bizler basit ve küçük hesaplar, şahsi ve grupsal küçük çıkarlarımız uğruna halkı ve görevi çoğu zaman unutuyoruz. Bu eğilim istisna değil; genel duruşumuz içinde çok önemli bir yer işgal ediyor.”

Haliç’te Yaşayan Simonlar kitabının çarpıcı başlıklarından biri 329. Sayfadaki “Yolsuzluk Olmadan Türkiye’de Ekonomi Olmaz başlığıdır. Başlığın hemen altında yazar önemli bir yargısını açıklamaktadır. “Şuna inanıyorum ki bu ülkede rüşveti, irtikâbı, ihaleye fesat karıştırmayı bir anda durdurmak, böylece tüm yolsuzlukları bir anda önlemek mümkün olsa ülkede ekonomi ve yatırımlar durur, devlet işleri kilitlenirdi. Çünkü tüm faaliyetlerdeki canlılığın tetikleyici gücü bana kalırsa haksız menfa temin etme beklentisi ve duygusudur. Eğer suyun başında duran memurlara, yapılan işlerde maaşları dışında menfaat temin edemeyecekleri havası yaratılırsa onlar tüm işleri yavaşlatır, iş yapılamaz, sistem çalışmaz ve Türk ekonomisi durur. Devlet yatırımları yapılamaz, yollar, barajlar, köprüler ihale edilemez, plan ve programlar yapılamaz hale gelir.”

Terörde bilimsel ve akademik araştırmanın önemine, gerekliliğine değinen yazar, Türkiye’de terörün askeri mantıkla çözümüne yönelmenin yetersizliğine değinen yazar, üniversitelerde ve enstitülerde bu konun araştırma konusu yapılmadığına dikkat çekmektedir. Bu nedenle kalıp, hatta dogma fikirlere olan düşkünlüğümüzü Atatürkçülük bağlamında ele almaktadır. “Önemli yanılgılarımızdan biri tanesi de her derde deva diye kabul ettiğimiz Atatürkçülüktü; ne olduğu bilinemeyen, içine ne doldurulacağı belli olmayan bir kavram. …aklın ve bilimin egemen olduğu her yerde asla dogmalara yer yoktur. Hiçbir fikir tartışmadan muaf değildir ve ebedi olarak tartışmadan değişmeden kalamaz. Eğer Atatürkçülük denen kurallar değiştirilemez, mutlak doğrular olarak kabul edilecekse, bu tür bir kabulün akıl ve bilim ile açıklaması yapılamaz.”

Yazar kitabının  “DEVLET” olarak adlandırdığı birinci bölümünün sonunda toplum, güç, yönetim kapsamında bireysel analizler yapmaktadır. Örneğin Köleliğe itiraz alt başlığı altında şunları yazıyor. “Köleler hiçbir zaman köleliğe karşı çıkmamışlardır, bu sisteme asıl karşı çıkanlar özgür insanlardır. Köleler kendi durumlarını kabullenerek, sadece sahiplerinden durumlarını iyileştirecek şeyler yapmasını talep etmişlerdir. Köleliğin adaletli olmasını istemişlerdir. Hâlbuki varoluş temeli bakımından adaletsiz bir sistemden adalet beklemek boşuna bir çabadır. … Bu gün içinde bulunduğumuz durum da bir anlamda bir kölelik düzenidir. Biz de sanki eski çağlardaki köleler gibiyiz? İçinde yaşadığımız düzeni olduğu gibi kabulleniyoruz. Ruhlarımız ve akıllarımız adeta esarete alışmış; özgürlüğün ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz için mevcut durumu doğru olarak kabulleniyoruz. Bugün bizim içinde bulunduğumuz durum da bir anlamda kölelik düzenidir. Biz de sanki eski çağlardaki köleler gibiyiz? İçinde yaşadığımız düzeni olduğu gibi kabulleniyoruz. Ruhlarımız ve akıllarımız adeta esarete alınmış; özgürlüğün ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz için mevcut durumu doğru olarak kabulleniyoruz. Bu toplumda, bir çok kişi diğerlerinin hakkını gasp edebiliyor, onlara keyfi muamele yapabiliyor. Yüksek düzeydeki yöneticiler keyiflerine göre atama yapabiliyor; devlet imkânlarını istediği şekilde tahsis edebiliyor, iki üç tane odacı, temizlikçi kullanabiliyor. Evde ayrı, işte ayrı hizmetçiler, kendilerine tahsis edilmiş makam araçları, lojmanlar. … Efendilerimiz kendilerine yakın duranlara nimet dağıtıyor, uzak duranlara yağcılık yapmayanlara mümkün olanın en azını veriyor veya görevinden uzaklaştırıyor. Herkes bu durumu kanıksamış, kabul etmiş görünüyor. Herkes kendi çıkarını gözetme, fayda sağlama peşinde. Kendisine yapılmadığı müddetçe sistemdeki haksızlık ve hukuksuzluğa ses çıkarmıyor. ” Hanefi AVCI, bir alt başlıkta, “Bu Sistem Fikri Olana Karşıdır” anlatımını, “ Bu nedenle idealist insanlar, hiçbir ideali olmayan, dünyadaki her şeyi kendi menfaatleri ile değerlendirenlere göre ahlaki açıdan daha üstündür.” deyişi ile bitiriyor.

Kitabın ikinci bölümünün adı CEMAAT. Konuştuğum arkadaşlarımın birçoğu okumaya bu bölümden başlamışlar. Kimi güncel olduğu için, kimi cemaati anlamak için, kimi cemaatin yanında veya karşısında olduğu için olsa gerek. Yazar bu bölümün başlangıcında inanç dünyasını ve yaşantısı boyunca bu kültürel boyutundaki değişmeleri ve gelişmeleri açıklarken, bu kesime karşı olmadığı, cemaatin sosyal faaliyetlerinin olumlu yönlerinden söz ediyor. Fakat KOM Daire Başkanlığından alınması ile başını işinden kaldırıp çevresine baktığında durumu o ana kadar yeterince algılamadığını fark ediyor. Özellikle kendisinin dinlendiği bilgisine ulaştığında, deyim yerinde ise “Hanya’yı Konya’yı anlıyor .”Sonra yakın ayların arama, tutuklama olaylarını analiz ediyor ve iddiaların çürüklüğüne ilişkin belgeler ve görüşler belirtiyor. Emniyet teşkilatındaki üst ve orta düzeydeki yöneticilerin görevden alınmalarından ve kendisi için yapılan çalışmalara karşı başlattığı hukuki mücadelenin belgelerini veriyor. Girişimlerinden beklediği sonucu alamayan AVCI, Bütün Kurumlar ve Kişiler Kof mu? Sorusuna karşılık; “Bu kitabın birinci bölümünde devlet kurumlarının kof olduğunu, basit sorunları bile çözme yeteneğine sahip olmadığını anlatmaya çalıştım. Bu bölümde ise bir cemaatin birkaç adamının çalışması sonucu her şeyin yerle bir olduğunu, koca devletin içten içe eridiğini, adalet ve güvenlik kurumlarının adaletsiz ve güvensiz hale dönüştüğünü, bu durumun farkında olan devlet görevlilerinin buna karşı durmadığını anlattım. Bir grup koca bir devleti teslim aldı. Devlet içten içe çatırdıyor, birileri yönetimi ele aldı ve kimse devlet gücünü kullanan bu kişilere dur diyemiyor. Birkaç cemaat imamı devlet yetkilerini gasp etti. Bu, nasıl bir devlet geleneğidir?” sorusu ile cevap veriyor.

Ne Yapılabilir? Alt başlığına başlarken kullandığı, “Maalesef bu gruba karşı çıkmak kolay değil. Bir anlamda Fethullah Hoca’nın insafına kalmıştır.” Cümleler Hanefi Avcı’yı tanıyanlar açısından çok vahim bir durumun ifadesi olarak yorumlanabilir. Çünkü O, hiçbir zaman olaylar ve durumlar karşısında “pes etmeyen” bir kişilik yapısına sahiptir. Cemaatleri iyi tanır, bu oldukça umutsuz tavrı da bu tanımışlığından olsa gerek. Bu nedenle kendisini yorumlayanlara, “Çok abartıyorsun, bir iki cemaat mensubu kamudaki görevlerinden alınır ve sorun çok kolay halledilir diye düşünenler, cemaati tanımadıklarından, cemaatin elindeki bilgilerin mahiyetini bilmediklerinden ve en gizli yerlere kadar sızmış cemaat mensuplarının neler yapacağını anlayamadıklarından durumun ciddiyetini tahayyül edemiyorlar.” diyor.

Son yargısı da dikkate değer öncekiler gibi: “Sistemin bu kadar bozulması, başta cemaat ve hükümet dâhil hiç kimseye fayda getirmeyecektir. Güven ve ciddiyeti bozarak sistemi bozacaktır. Bozulan devlet sisteminden kimse fayda ummamalıdır. SON SÖZ olarak şunu ifade etmek istiyorum. Burada yazılmayan cemaatin yönetici imamları hakkındaki gizli bilgileri Ankara ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılarına ve bazı başka makamlara yazılı şikâyet/ ihbar dilekçesi olarak vereceğim. Herhangi bir tahkikat yapılabileceğine ihtimal vermiyorum zira…” Bundan sonrası ve öncesi kitabı bulup okuyanların hizmetine devredilmiştir.

Tam okuyup bitirmek üzereyken kitabın korsan baskısının çıktığını öğrendim. Edindiğim bilgiye göre korsan çıkarılan kitap, “aynı basım” olmayıp, içeriği değiştirilerek ya da değiştirilenler açısından “düzeltilerek” yapılmış. İlk kez bu korsan kitap türünü yaşayacağım eğer elime geçerse. Bence korsan baskı çok kıymetli olacak özgün baskıyı daha iyi anlamak açısından.

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın