Gen Çeviktir(*)

Genlerin yapısının keşfedildiği 1953 yılından beri, doğa-çevre (yetiştirme) tartışmaları sürmektedir. Biraz sağduyusu olanlar, insanoğlunun ikisinin ortaya çıkardığı bir ürün olduğunu bilir. İnsan davranışlarının hem doğa (gen-kalıtım-tabiat) hem de yetiştirme (çevre eğitim) ile açıklanması daha anlamlı olacaktır. Bu dönemde doğa, doğuştan getirdiklerimiz yetiştirme karşıtlığı olarak görülemez. Genler, canlının yetiştiği ortama göre harekete geçecek şekilde tasarlanmıştır. Genetik özelliklerimizi, var olan durumumuz üzerinde çevrenin etkisini anlamak için öncelikle genleri anlamamız gerekecektir. Çok zengin bir iş adamı, Craig Venter akçalı korumacılık (sponsorluk) sağladı; yıl 2001 Şubat, insan genom projesi sonuçlandı. İnsan genomunda ancak 30.000 gen olduğu anlaşıldı. Bu sayı sanılandan (100.000) daha azdı.

Genetik araştırmalar kendini canlılar aleminde eşsiz olarak nitelendiren insanoğlu için bir şok etkisi yarattı. Canlılar aleminde eşsiz olmak sıra dışı sayılmaz, çünkü her tür eşsizdir. Ancak insan genomu ile diğer canlıların gen yapısı karşılaştırıldığında aradaki farklılığın çok küçük olması, Copernicus’un dünyanın güneş sisteminde sıradan bir gezegen olduğunu kanıtlamasında olduğu gibi insanoğlunu bir kez daha tahtından indirmiştir.

Bu aşamada üç terimi, 1) kromozom, 2) gen, 3) protein sentezleme sürecini (şifre, harf) içselleştirmek zorunludur. Kromozom, kalıtımı sağlayacak genlerin paketlenmiş halidir. Gen, kromozomlar içinde dizilmiş protein sentezleme düzenekleridir. Yukarıda sözü edilen 30.000 sayısı bu zincire ilişkindir. Her gen binlerce protein sentezleme konumunda veya değişiminde olabilir. Genlerin protein sentezleme özelliği olarak tanımlanan kimyasallar genetik alan yazınında “baz” olarak nitelendirilir. Örneğin, 3. kromozom üzerindeki gen sayısı 1436, bu genlerin, baz (harf) sayısı 199,450,000dir. İnsan genomunda yaklaşık üç milyar baz/ harf vardır. Bu nedenle insan gen sayısının az olması, çevrenin daha etkili olacağı anlamına gelmiyor. İki insan arasındaki gen farklılığı binde birdir (%01). Bunun anlamı iki kardeş (tek yumurta ikizleri hariç) arasında yaklaşık 30 gen, yaklaşık üç milyon harf farklılığı vardır. Açık-kapalı olma özelliği olan sadece 30 gen, “dünya üzerindeki her insanı eşsiz kılabilir.” Otuz gen farklılığının bireyde ne denli farklılıklar meydana getireceğini anlamak için otuz kere, art arda yazı tura atmanın on milyardan fazla olasılığı olduğunu düşünmek yeterlidir.
İnsan zihninin öğrenmesini, hatırlamasını, taklit etmesini, içgüdülerini açığa vurmasını olanaklı kılan genlerdir. Bu güne kadar tasarladıklarımızın aksine genler, hayat boyunca faaldirler; birbirlerini açıp kaparlar; çevreye tepki verirler. Ana rahminde beden ile beynin meydana getirilmesi sürecini yöneltirler. Deneyimlere tepki olarak bir zaman yapıp kurduklarını söküp yeniden yaparlar. Bu nedenle genlerin gücünün kaçınılmazlığından korkmaya gerek yoktur.

Benzerlik farklılığın gölgesidir. İki şey, aralarındaki farklılıklardan dolayı birbirlerine benzerler ya da bir tanesinin üçüncü bir ögeye benzemeleri yüzünden farklıdırlar:
Kısa erkek uzun erkekten farklıdır. Fakat gruba bir kadın dahil edildiğinde kısa ve uzun erkek birbirlerine benzerler. Bu üçlü gruba bir maymun ya da kedi katılırsa kadın ve erkekler birbirine benzer konuma gelirler. Daha sonra örneğe bir balık girerse, o aşamaya kadar olanlar birbirine benzer konuma gelirler.
Farklılık, benzerliğin gölgesidir.

 

İnsanoğlunun benzersizliğini tanımlamak, yüzyıllar boyunca felsefecilerin ana uğraşlarından biri olmuştu. Descartes, insanın uslamlama yeteneği olan tek varlık olduğunu söylemişti. Aziz Augustinus, cinselliği zevk için yapan tek varlık olduğumuzu vurgulamıştı. Ayrıca alet yapan ve kullanan tek tür olduğumuz sanıyorduk. Sadece insanların kültüre sahip olduğunu düşünüyorduk. Savaşan, soydaşlarını öldüren tek hayvan olduğumuzu varsayardık. Konuşmaya, dile sahip tek yaratık olduğumuza inanıyorduk. Fakat hayvanlar aleminde son bir yüz yıl içinde sürdürülen araştırmalar, insan davranışları ile hayvanların davranışları arasında önemli benzerlikler olduğu konusunda bize yığın veri sağlamaktadır. Farklılığın gölgesi olan bu benzerlik nicelikten çok nitelik ile ilgilidir. Bu bakımdan insan diğer canlılardan hem farklı hem de onlarla benzer olarak görülebilir.
Bir insanın bir başka insana benzeme olasılığının on milyardan fazla oluşunun daha somut bir örnekle açıklamak mümkündür. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanı şöyle başlıyor: “Mümtaz, ağabey dediği amcasının oğlu İhsanın hastalandığından beri doğru dürüst sokağa çıkmamıştı. Doktor çağırmak eczaneye reçete götürüp ilâç getirmek, komşunun evinden telefon etmek gibi şeyler bir tarafa bırakılırsa, bu haftayı hemen hemen ya hastanın başı ucunda, yahut da kendi odasında, kitap okuyarak, düşünerek, yeğenlerini avutmaya çalışarak geçirmişti.”
Elif Şafak’ın 2009 yılı baskısıda milyonlar satan Aşk romanı ise şöyle başlıyor:
“Bir taş nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz gizi; hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir “tıp” sesi çıkar. Duyulmaz bile akıntının ortasında. Kaybolur uğultuda. Hepsi topu topu budur burada olacak.”

 

Bu iki roman, yazımında kullanılan kelimeler açısından yaklaşık % 90, kullanılan harfler açısından % 99.9 oranında aynıdır. Buna karşın bu iki kitap birbirinden farklı iki kitap, iki yazardır. Burada söz konusu olan fark, farklı kelimelerin, harflerin kullanılmasından değil, aynı kelimelerin farklı biçimlerde, farklı söz dizimlerinde kullanılmasından kaynaklanmıştır. Özgün bir roman yazmak için yeni kelimeler icat etmeye gerek yoktur. İnsanda farklılık genlerde değil, genlerin farklı dizilişinden kaynaklanıyor olabilir. Bu yüzden birçok genin işlevi, başka genlerin açılıp kapanmasına yardımcı olmaktır.
Yavru hayvanlar ne korkar ne de saldırgandır. Bu özellikler beyinde limbik sistemin gelişmesinin son aşamalarında ortaya çıkar. Bu anlamda evcil bir hayvan geliştirmenin en kolay yolu, beynin gelişimini tamamlamadan durdurmaktır denebilir. Beyinde, daha doğrusu limbik sistemde bu rolü üstlenen, sonradan gelişen 13. bölgedir. Bu bölge korku ve saldırganlık gibi yetişkin duygu ve tepkilerinin serbest bırakılması ile görevlidir. İnsan bedeninde bir genin şifrelerini harekete geçirirseniz buradan çıkan sonuç bir başka geni eyleme geçirir; o da bir üçüncüsünü baskılar v.s. Bu sürecin tam ortasına dışardan gelen bir etken, örnekse eğitim, beslenme ya da karşılıklı aşk bu duyarlı bölgelerden birini etkileyebilir. Yetiştirme (eğitim) aniden kendisini doğal yapı ile anlatmaya başlar.
Chomsky çocukların dil kurallarını örnekler yoluyla öğrenmesinin olanaksızlığını ileri sürmüştü. Çocuğun doğuştan gelen bir dil kural anlayışı olmalı, kelime dağarcığı bu kurallara uyum göstermeliydi. Bu anlamda içgüdüleri bir genetik durum olarak incelemek gerekebilir. Bilim insanları, en güçlü içgüdünün “aşk” olduğu konusunda birbirlerine yakındırlar. Ancak aşık olduğumuzda beynimizde fiziksel ve kimyasal (vasopsessin ve oksitosin) değişmeler olur. Böyle bir bilgi aşkın sebep değil sonuç olduğu düşüncesine götürmelidir bizi. Araştırma sonuçlarına göre beyindeki oksitosin ve vasopressin hormonları, cinsellik davranışıyla ilgilidir. Fareler üzerinde yapılan deneylerde oksitosin olmadan sosyal bellek oluşamamaktadır. Bu bağlamda bu iki hormonun, aynı zamanda dopamin kimyasalının açma kapama özelliği ile bağlantısı olduğunu anımsamak gerekir. Aşkın bir kültürel olay olduğu söylenebilir, o zaman “aşktan önce sadece cinsellik vardı” deyişini öne almak gerekir. Aşık olduğunu söyleyen 150 kişi üzerinde yapılan araştırmada (C.S. Carter) bu kişilerin sevdiklerinin resmine baktıklarında beyinlerinde faaliyete geçen bölgeler, kokainle harekete geçen bölgeler ile aynıdır. Cinsellik bacaklar arasında değil kulaklar arasındadır.
İçgüdülerin otomatik olması ön koşul değildir. Çoğu kez içgüdülerimiz çevresel etkenler tarafından ortaya çıkarılır. Bu anlamda içgüdüsel davranış ile öğrenilmiş davranış arasındaki sınır bulanıktır. İçgüdülerin karakteristik özelliği evrensel olmasıdır. İnsanların gülümsemesi, kaş çatması, suratını buruşturması, kahkaha atması evrenseldir. Erkeklerle kadınların sadece anatomilerinin değil davranışlarının da farklılık gösterdiğine günümüzde kimse itiraz etmez. Bu alanda ilk soru, insanların karşı cinste ne aradığı sorusu ortaya konuldu son yüzyılda. Her iki cinsiyet de zeki, itimada layık, işbirliğine yanaşan, güvenilir, sadık eşler arıyordu. Fakat farklılıklar da buldular: Kadınlar, eşlerinin mali durumu ile iki kat fazla ilgileniyorlardı. Son seksen yılda yapılan araştırmalarda bu sonuç değişmedi. Otuz yedi farklı kültürden 10.047 insanla yapılan araştırmada kadınlar, ekonomik duruma erkeklerden daha çok önem veriyorlar. Bu farkın en yüksek olduğu ülke Japonya, en düşük olduğu yer ise Hollanda. İzleyerek otuz yedi kültürde de kadınlar erkeklerin kendilerinden yaşlı olmasını istiyorlar. Bütün kültürlerde hırs, statü, üretkenlik erkeklere kıyasla kadınlar için daha önemliydi. Bunun karşısında erkekler gençliğe, fiziksel görünüşe, eşlerinin iffetli, sadık olmasına önem veriyorlardı; ancak kendileri evlilik dışı cinsel yaşamın peşindeydiler. Bu nedenle olsa gerek erkekler zenginlik peşindedirler; kadınları bu yolla elde edeceklerine inandıkları için. Kadınlar gençlik ve güzellik peşindedirler erkekleri cezp edebilmek için. Söylenir ki Aristotle Onassis, “Kadınlar var olmasaydı, dünyadaki paranın hiçbir anlamı kalmazdı.”demiştir.
İnsan kültüründe neyin içgüdü olduğundan emin olmak kolay değil. Baktığınız şey, mantığın, tekrarlanan törenin veya bir öğrenmenin tekrarı olabilir. Kültür içgüdülerin, içgüdüler kültürün yerini almaz; ancak içgüdüye dayanan fakat kültürel yönleri bulunan davranışlara rastlanabilir. Kültür insanın doğasını etkilemekten çok, yansıtır genel olarak. Kadınlarla erkekler, kız çocukları ile erkek çocuklar arasındaki farklılık ne zaman başlıyor? Svetlana Lutchmaya 12 aylık 29 ve 41 erkek çocuğunu filme aldı: beklendiği gibi kızlar oğlanlara nazaran anneleri ile daha çok göz teması kuruyorlardır. Aynı çocukların gebelik süresince incelenen rahim sıvılarının kimyasalları karşılaştırıldığında cenindeki testesteron seviyelerinin erkek çocuklarda daha yüksek olduğu bulundu. Baron Cohen bu deneyi kendi yüzüne veya bir oyuncağa bakmak biçiminde 24 saat 102 bebeğe uyguladı: erkek bebekler düzeneğe, kız çocuklar araştırmacının yüzüne bakmayı tercih ettiler. Oğlanlar empati kurma konusunda kızlara göre daha başarısız oldukları için belki de bu nedenle otizm erkek çocuklarda daha çok görülür.

Bir dönem beyin, çok amaçlı bir öğrenme mekanizması yerine, bir İsviçre çakısı gibi tasvir ediliyordu. Ayrı fonksiyonları olan modüllere sahip olması vurgulanıyordu. Zihin geçmişte çevre şartlarına uyum göstermiş, özgün içerikli bilgi işleyen modüllerin toplamından daha doğrusu bileşkesinden meydana gelir. Komşu bölgelerin bozulmasında görevlerini telafi etmeye yarayan bir esnekliği vardır beynin. Kazayla ya da felç yüzünden beynin bir yeri hasar görürse, genelde bir zayıflık ortaya çıkmaz. Zihnin belirli bir özelliği yitirilir, yitirilen özellik beynin hangi parçasının kaybedildiğine göre değişir. Zihin, beynin farklı parçalarından gelen bilgilerden genel çıkarımlar yapma kabiliyetine sahiptir. Gen yapısı beyinde farklı devreler meydana getirir ve sonra bu devreleri duyulardan gelen uygun girdilerle birbirine bağlar. İnsan zihninde içgüdüsel modüllerin hemen hepsi deneyimlerle değişmek üzere tasarlanmıştır. Bu düzenekler ömür boyunca farklı koşullara uyum gösterir durur; bazıları deneyim sayesinde hızla değişir sonra yerine oturur, birkaç tanesi, kendi zaman çizelgelerine göre değişir. Ergenlik böyle bir zaman dilimindeki genlere bağlı içgüdüsel değişimlerin yansımasıdır.

 

 

Zeka
Mizah anlayışının doğuştan geldiği pek iddia edilemez. Örneğin birbirinden ayrılmış ikizlerin mizah anlayışları farklıdır.
Beslenme alışkanlığımız, küçük yaşlarda yaşadığımız deneyimlerden oluşur; genlerden kaynaklanmaz.
Toplumsal, politik tavırlar da ortak çevreden güçlü şekilde etkilenmektedir. Devrimci anne babalar kendi tercihlerini çocuklarına aktarabiliyorlar.
Dini eğilimler de kültürle nakledilir, genlerle değil.
Peki ya zeka?
1920li yıllarda zekanın büyük oranda kalıtsal olduğu düşünülüyordu. Bu nedenle zihin bozukluğu olan insanların genlerinin gelecek kuşaklara geçmemesi için kısırlaştırıldılar. 1960lı yıllarda IQ’nun kalıtsal olduğunu iddia etmek alay konusu oluyordu. 1990 da Richard Herrnstein ve Charles Murray’ın birlikte yazdıkları “Çan Eğrisi” zekanın ırkçılık,seçicilik evliliklerle ilişkisi yeni bir fırtına kopardı.
Çoğu insan zekaya inanır. Sahip oldukları çocuk sayısı arttıkça bu inançları da güçlenir. Bu inanç doğrultusunda yetenekli çocuklardan zekayı tatlılıkla elde etmeye, yeteneksiz olanları eğitim yoluyla kazandırmaya yönelirler. Çoğu kez doğuştan gelen bir şeylerin olduğunu düşünürler. Bölünmez bir zekanın varlığı her zaman hissedilmiştir. Bu genel zeka için, genel olarak (g) değeri kullanılır. Genel bilgi sınavlarında ya da kelime bilgisi sınavlarında başarılı olanlar, çoğunlukla soyut mantık ya da sayı dizilerini tamamlama sınavlarında da iyidirler. Günümüzde farklı IQ testleri ile gelen sonuçların birlikte değerlendirilmesiyle hesaplanan (g) değeri, çocuğun okulda ne kadar başarılı olacağı hakkında güçlü bir tahmin sunabilir. Çoklu zeka kuramlarının biri gelir biri gider, fakat bağlantılı zeka görüşü kalıcıdır. G değeri ile ilgili bir gen aramak düş kırıklığı yaratır.
Zekayı tahmin etmeye yarayan net fiziksel özellik, beyin boyutudur. Beyin hacmi ile IQ arasındaki bağıntı % 40dır. Hollanda ve Finlandiya’da yapılan iki araştırmada beyindeki gri madde ile (g) değeri arasında bir bağıntı bulunmuştur. Gri madde sinir hücrelerini gövdesinden meydana gelir. Bu bağıntı, zeki insanlarda normal insanlara kıyasla daha çok sinir hücresi olduğu ya da sinir hücreleri arasında daha çok bağıntı olduğu anlamına gelir. Bununla birlikte (g) değeri her şey değildir. Zeka için ailenin etkisi kesin olmamakla birlikte kişilik gelişimi için daha etkilidir. Kişiliğin aksine, zekanın aile ortamından güçlü bir şekilde etkilendiği görülmektedir. IQ yaklaşık olarak % 50 oranında “duruma göre genetiktir”. % 25 ortak çevreden etkilenir (bu oran yirmi yaşın altındakiler için % 40dır. Daha büyük yaş gruplarında sıfıra kadar düşer. ), % 25 bireye özgü çevresel etkenlerden etkilenir. Bu yüzden zeka, kişiliğe göre aile etkisine daha açıktır. Eric Turkheimmer yaptığı araştırmada, IQ nün sosyoekonomik düzeye bağlı olduğu ortaya çıktı. Ancak sonuç ilginç idi, IQ puanlarındaki değişme ortak çevre ile açıklanabiliyordu, genetik etki yoktu; fakat zengin ailelerde tersi geçerliydi. Yani, asgari ücretle yaşayan ailelerde zeka olumsuz etkilenebiliyor, fakat senede milyar liralarla geçinen bir ailede yaşamak zekada pek bir fark yaratmıyor. Çevrenin etkisi doğrusal değildir. Uç noktalarda daha güçlü etkileri vardır. Fakat ılımlı bir ortamda çevre şartlarındaki küçük değişikliklerin etkisi göz ardı edilebilir. Kalıtımla aldığımız şey yatkınlıktır; kimi insanların saman nezlesine yatkınlığı gibi. Fakat saman nezlesinin sebebi polenlerdir. “Çevre”, gerçek, değişmez bir şey değildir; yetişkin kendi entelektüel uğraşlarını kendi yaratır. Belirli genlere sahip olmak, kişiyi belirli çevrelerde yaşamaya yöneltir. Sürpriz bir bulgu, genlerin etkisi yaşla giderek artarken, çevrenin etkisinin azalmasıdır. Yetişkinlerde zeka kişilik gibidir: büyük oranda kalıtsaldır; bireye özgü etkenlerden kısmen etkilenir. Bu görüş genlerin erken dönemde devreye girdiği, yetiştirmenin sonra geldiği görüşüne karşıttır.
Şişmanlığa neden olan gen midir yoksa beslenme mi (dondurma mı?) İkisi de. Genler kişiyi belirli bir etkene maruz kalmaya zorluyor. Genler bizi zeki yapmaz. Öğrenmekten, uğraşmaktan hoşlanmamızı sağlar. Hoşlandığımız için o işe daha çok zaman ve emek harcar, “zekileşiriz.” Belki de çevre küçük genetik farkları büyütür. Doğa yetiştirmeye üstün gelmez; bunlar birbirleri ile yarışmazlar. Doğa yetiştirme karşıtı değildir. Bir gen etkisi bulduğumuzda, bu konuda çevrenin hiçbir rolü olmadığını söylemek kadar, çevresel bir etkiyi bulduğumuzda, genlerin hiçbir rolü olmadığını beyan eden çevresel görüş de boştur, yanlıdır. IQnün öyküsü bu olay için güzel bir örnektir. IQ puanları her on yılda en az beş puan artmaktadır (Flynn etkisi/James Flaynn). Bu çevrenin IQ yü etkilediği biçiminde yorumlanabilir.

Mantık kişinin evrenle kurduğu bağları kısıtlar.

Entelektüel gelişim için gerekli olan zihinsel yapıların genetik olarak belirlendiğini, fakat olgunlaşan beynin gelişim sürecinin, deneyimler ile sosyal etkileşimden bir geri bildirim alması gerekir

Genler beyni inşa etmişti, beyin davranışları yaratmadan önce yaşantıların sonucu deneyimleri içine almıştır. Böyle bir yapıda “doğuştan gelen” sözcüğünü kullanmak doğru mudur?

Benzetmeler yapmak, iyi bir bilimsel metnin ya da sunumun hayat suyudur (özsuyudur)

Belirli insan davranışlarının gelişimi, belirli bir zaman alır ve belirli bir sırada gerçekleşir. Aynen bir pasta hazırlamak gibi: doğru malzemelerin, doğru pişirme süresinin, işlemlerin doğru sırayla yapılması gibi.

KULLAN YA DA HAKKINI KAYBET

On Tane solucan ve altı tane biri bir parça büyük cam kap alın. Küçük beş kapın içine beş solucanı tek tek koyun. Geri kalan beş solucanı bir parça büyük kabın içine koyun. Solucanlar bir yöne yöneldiğinde cam kaba tıklayarak yönlerini değiştirmeleri için zorlayın. Deneyi sürdürün. Biraz sabırlı olun.
Bir süre sonra büyük kaptaki solucanların, , çarpışma nedeni tıklamaya karşı, ayrı ayrı kaplardaki solucanlardan daha duyarlı olduklarını görmek mümkündür. Aynı kaptaki beş solucan, okula giden, ayrı kaplardaki solucanlar evlerindeki çocukları temsil ediyorlar. Ne var ki deneye devam ederseniz, yaklaşık seksen yüz tıklamadan sonra solucanlar, titreşimli bir dünyada yaşadıkları gerçeğini kabul ediyorlar ve tıklamalara uyum gösteriyorlar.

İyi beslenemeyen bebeğin vücudu, doğum öncesi bu deneyimle damgalanır; doğduktan sonra da hayat boyunca besin konusunda sıkıntı çekileceğini “bekle” vücut. Bebeğin metobolizması küçük vitese geçirilir.

Yüzük parmağının uzunluğu ile üzerindeki parmak izi rahimde damgalanır. Rahim, “yetiştirme” kelimesinin vücut bulduğu yerdir. Yetiştirmenin doğuştan sonra olanlarla, doğanın da doğumdan önce olanlarla ilgili olduğu unutulmamalıdır. Yetiştirme doğadan daha esnektir.

Yaklaşık 12 yaşına kadar insanoğlu çıplaklığa karşı kayıtsızdır. Yirmi yaşına gelindiğinde cinsellik bir saplantıya dönüşür. Ergenlik yalnızca varolan yangını körükler. İnsanların cinsel tercihlerini değiştirmek zordur. Bunlar küçük yaşta şekillenir. Ergenlik önceden çekilmiş bir fotoğrafın negatifinden veya bellek kartından fotoğrafı ortaya çıkarmak gibidir. Neden çoğu erkeğin kadınlara ilgi duyduğunu, oysa kimi erkeklerin erkeklere ilgi duyduğunu anlamak için çocukluktan daha geriye belki de rahme kadar inmeliyiz.
Bütün memeliler gibi, insanların da doğal hali, erkekleşmeden önce dişidir. Dişilik başlangıçtaki cinsiyettir (kuşlarda tam tersidir).

Erkeklerde eşcinselliğin doğumdan önce gerçekleşen, beynin erkekleşme sürecindeki kısmi bir hatadan kaynaklandığını, vücutla ilişkisi olmadığını kabul etmek olasıdır. Eşcinsellerin ortalamadan daha çok sayıda ağabeyleri vardır.

Erkeklerde şiddete duyulan eğilim doğuştan gelir. Kuşkusuz bu durum şiddeti haklı kılmaz. “Öyledir” den, “olmalı” nın türetildiği mantığa “doğuştancılığa inananların aldatmacası” denir. Herhangi ahlaki yaklaşımı doğal olguya dayandırmak, bu olgu doğa ya da yetiştirme kaynaklı olsun, bela aramaktır. Benim ahlak anlayışımda sahtekarlık, şiddet gibi bazı şeyler kötü fakat doğaldır; cömertlik, sadakat başka şeyler iyi fakat daha az doğaldır.

Hayatın ilk birkaç ayında görsel deneyim yaşanamaz ise beyin, gözün gördüğünü yorumlayamıyor. Hayatın ilk haftalarında BEYİN, deneyimlerle ayar yapılmasına açıktır, daha sonra yerine oturur. Deneyimlerin bazı genleri etkinleştirdiği gözüküyor, bu genler de başka genleri faal hale getirir.

İnsanları gençlikleri sırasında aksanlarını kolayca değiştirirler. Çevresindekilerin aksanlarını kazanırlar. On beş, yirmi beş yaşları arasında bu esneklik kaybolur. Yetişkinler gençliklerinin aksanını devam ettirir, gençler çevresinin aksanını yansıtırlar.

Soy içi evlilik, ender rastlanan çekinik genleri bir araya getirerek korkunç genetik hatalara veya hastalıklara yol açar. Çocuklukları birlikte geçmiş insanların, yetişkinlikte birbirleriyle yatmaları onlara içgüdüsel olarak ters gelir. Her şeye karşın cinsel güdüler, yasaklarla değişmez.

Hayatları boyunca birbirini tanımış kişilerin evliliğinin bitme olasılığı, daha önce hiç karşılaşmamış kişilere göre 2.65 kez daha fazladır.

Sevgi, cezayı ödüllendirmeyi aşan bir mevzudur; yavrunun, yumuşak, sıcak bir anneyi tercih etmesinde doğuştan gelen kendi kendini ödüllendiren bir şeyler vardır. İnsanlar sadece sütle yaşamaz; sevgi şişeyle ya da kaşıkla vermenize gerek olmayan bir duygudur.”

Hazırlıklı öğrenme: Örneğin hayvan yılandan korkmayı, çiçekten korkmaktan daha kolay öğrenir. Laboratuarda yetişmiş maymunlar yılandan korkmaz fakat doğada yetişen maymunların yılandan ödü kopar. Maymunlar yılandan korkmayı çok çabuk öğrenir; başka nesnelerden korkmayı bu kadar kolay öğrenemezler. Beyin kendi içinde Taş devrinde bir anlamı olan korkuları öğrenmek üzere bağlantılar yapmıştır. Yüzeysel olarak bakarsak, yılan korkusu bir içgüdü gibi gözükür. Bir beyin modülü söz konusudur; otomatiktir, uyumsaldır. Öğrenmenin kendisi bir içgüdüdür.

BİR ŞEY, YANITIN BÜTÜNÜ OLMADAN DA KISMEN DOĞRU OLABİLİR.

Deneyimciler benzerliğe vurgu yaparken, doğuştancılar farkların altını çizer. Davranışçılar haklı olsaydı kişinin doğası, ona etki eden dış etkilerin bir toplamı olurdu.

Bir ırktan rasgele seçilen iki kişi arasındaki genetik farklılık, ırklar arasındaki ortalama farktan daha büyüktür. Bütün kültürlerde ortak bir akıl, insan ruhunun ortak özü diye bir şey yoktur. Antropoloji benzerliklerle değil farklılıklarla ilgilenmelidir. Kültür yaratmak sosyal bir eylemdir, tek başına insan beyni kültür salgılayamaz.

Doğuştan gelen bir öğrenme yeteneği olmadan öğrenmek mümkün olmaz. Deneyimler olmadan doğuştan gelen özellikler ifade edilemez. Bir görüşün doğru olması, başka bir görüşün yanlış olduğunu kanıtlamaz.

Güzellik doğanın eseridir fakat aynı zamanda yetiştirmenin de sonucudur.
Çocuklar kendilerini yetişkinlerin çırağı olarak görmez. Çocuk olma konusunda iyi olmaya çalışırlar; yani kendilerini duruma uydurur, aynı zamanda farklılık da yaratırlar; hem öteki çocuklarla yarışırlar hem işbirliği yaparlar. Dillerini ve aksanlarını büyük ölçüde anne babalarından değil, akranlarından alırlar.

Anne babaların en önemli görevi, çocukların kendilerine özgü özelliklerini biçimlendirmeye çalışmamak, onlara destek olmak, fırsatlar sağlamaktır.
(*) Matt Ridley, Çev. Mehmet Doğan, Boğaziçi Ün. (BÜTEK) Yayınevi 2008 İstanbul.

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın