EĞİTİMDE CAM TAVAN

Çalışan karmaşık bir sistem,
her zaman, çalışan basit bir sistemden geliştirilir.
Murphy Yasası

Öğretmenlik mesleğine yönelmiş üniversite öğrencileri için öngörülen “Öğretmenin İnsan ve Eğitim Felsefesi” sunumunu esas alarak hazırladığım bu çalışmanın sınırlı içeriği, öğrenim sürecine yakın veya yakınında, doğal ve biçimsel olarak içinde olan kişi ve grupların “eğitimin engel ve etkenleri” sürecine ilişkin düşüncelerini bir müzakere ortamına taşıma hedefine yetecek kapsamda hazırlanmıştır.
” De ki: “Kör olanla gören bir olur mu?
Yine de düşünmeyecek misiniz?”
(En’amSuresi/50)

İnsanlar görüyorum, ılık bir bahar gününde parkta banklarda, vapurda, otogarda bir yerlere ilişmiş, başını ellerinin arasına almış düşünüyor. Çevresinden tümüyle kopmuşlar gibi. Selam veriyorum görmüyor, duymuyor; Ne düşünüyorsun? diye soruyorum; kuşku ile bakıp “Hiiiç” diyor. Mümkün mü vücudun yukarı en uç noktasındaki bu kemik tas içindeki yumruk kadar kas yapısından yoksun bu organın eylemsel durumunu bütünüyle durdurmak. Günde beş kez Allahın huzuruna çıkan bir Müslümanın bile en azından ibadetinden “başka bir şey düşünmemek gayreti” bile pek olanaklı görünmüyor. Nitekim çok yakın zamanda Diyanet İşleri Başkanlığı müftülüklere gönderdiği bir genelge ile camilerin döşenmesinde ibadetin “huşusunu bozan”, dikkat dağıtıcı motiflerin bulunmamasına, sadeliğe özen gösterilmesini istemiştir. Bu anlamda yoga çalışmalarında düşüncenin durdurulması değil, yoğun düşüncenin vücutta veya çevrede bir yerlere odaklanması çalışmaları yaptırılmaktadır. Anadolu kültüründe yoğun düşünme hem hayra alamet değildir hem de kişinin yardıma muhtaç bir durumunun ilk işaretidir. Bu nedenle düşüncelere dalmış birini gördüğümüzde genellikle, “Hayrola neyin var?” der, eğer hastalıkla ilgili bir durum yoksa “Boş ver yorma kafanı/takma kafana ” biçiminde bir tavsiye ile karşılarız. Düşünmek bir enerji tüketimini gerektirir. En yalın düşünme eylemi için beyin vücut ağırlığındaki oranına bakmadan kanımızın % 20’sini harcamakta, saatte iki litre kan beynimizin beslenmesine tahsis edilmektedir.
Düşünmeyen bir insanı tasarlamaya çalışıyorum. Böyle bir kişinin beyninin bedenindeki, bedeninin/varlığının toplumdaki rolünü, “düşünmeyen insanı” çok merak ederim ve kolay kolay algılayıp içime sindiremem. İnsanları düşünmek konusunda teşvik etmek çok yaygın bir alışkanlığımız değildir. Yıllar önce radyoda (o zaman televizyon reklamları baskın değildi) sanırım bir inşaat malzemesinin reklamı yayınlanıyordu, hem de en onur kırıcı biçimde: “Düşünmeyin! Düşünmeyin! Almanlar düşündü ve buldu! Şimdi…nin zamanı” O zaman henüz RTÜK kurulmadığı için genelde insanı, milleti, toplumu alçaltıcı, uyuşturucu bu reklama benden başka kimlerin tepki verdiğini bilemiyorum. Benim tepkim ise sessiz, zararsız, rahatsız etmeyen fakat etkili bir tepki idi: radyoyu kapatmak.

Bürokrasiden gelip, üniversitede göreve başladığım ilk aylarda, bir araştırma grubunun, yolculuk hizmetlerini, yolluk yevmiye, gibi maddi özlük haklarının belgelerini ben hazırlıyordum. Bir gün öğretim üyelerinden biri bana, “yolluklarımı almak için hangi belgeleri sağlamam, neleri nasıl hazırlamam lazım?” diye sordu. Ben “Hocam siz onları düşünmeyin ben hallederim” diye hizmet sunumu ve saygı içeren bir cevap verdiğimde, durdu; “Teşekkür ederim ama neden benim düşünmeme engel oluyorsun anlayamadım” dedi. O zaman kırk yaşından sonra üniversiteye başladığım için yeniden derin bir mutluluk duydum. Düşünmenin sahip olduğumuz en temel hakkımız ve görevimiz olduğunu, başkalarının düşünmesine engel olmak yerine saygı duymamız gereğini öğrendim.

Düşünmek konusunda hangi yönde, nasıl yetiştirildiğimiz tartışmalıdır. Yetişme biçimimizden olsa gerek özgür düşünmek yerine otoriteleri izlemek, danışmak, birinin tanımlamasını veya açıklamasını beklemek daha kolay gelir çoğu kez. Çevrenizdekilere “düşünmeleri” konusunda sürekli talepte bulunursanız, insanların düşünme konusundaki tutukluklarının azalmasına, düşünmeye cesaretlerinin artmasına katkıda bulunabilirsiniz. Eğer yetişmenin, zihinsel gelişimin başlangıç noktasını aile olarak belirleyecek olursak, düşünme eğitimine başlamak için çok geniş bir alan, göreceli olarak uzun bir zamanımız olacaktır. “Anneee! Topum çiçeklerin arasına gitti!” diye feryat eden çocuğu karşılama biçimimiz; “Telaş etmene gerek yok! Herhalde bir çözümü vardır.” ve hemen ekleyin, “Ne düşünüyorsun?” Sabırlı olun cevabını bekleyin. Düşünmesine fırsat verin ve mümkünse düşündüklerini, önerilerini denemesi için yardımcı olun. Her konumda çevrenizdekilerin düşünmelerini isteyin, onları bu kanala sokmaya çalışın, cesaretlendirin ve düşüncelerini değerlendirin.

“Öğretmenim ödevimi evde unutmuşum.” Üzüldüm. Daha dikkatli olman gerekiyor. Şimdi ne düşünüyorsun? “Müdür bey sınıfımda bir cam kırık, havalar soğudu, lütfen emir verseniz.” Benimle paylaştığınız için teşekkür ederim öğretmenim. Okulu benim kadar siz de biliyorsunuz. En kısa zamanda takılması için ne yapabiliriz? Ne düşünürsünüz?

İnsan olmanın gururudur düşünmek; kendiliğimizden üretebileceğimiz en anlamlı ürünümüzdür düşüncelerimiz. Güvenli bilgilerin sınırı düşünceyle zayıflar. düşünmek ışığa tünel açmaktır. Sorunları düşünmeye başladığınız anda çözüm hazırdır. Olumsuz düşünmeyi alışkanlık haline getirenlerin düşünmek” eylemine karşı çıkışları daha farklıdır. Onları hemen fark edersiniz,“Düşündüklerini söyle ya da yaz bak başına neler gelir göreceksin. Ben bir keresinde …” Bir başkası, “Düşünmek neye yarar kimse dinlemedikten sonra”. Beynin işlevlerinin tümünü henüz bilmiyoruz ama düşünmeye yarayan bir organ olduğundan da şimdilik şüphemiz yok. İnsanlar işe/kuruma düşüncelerinden yararlanılmak üzere alınırlar. Düşünceye dayanmayan emek, kol/kas gücüne, zora/zorlanmaya dayanan emek türü çoktan geçerliğini yitirdi. Şimdi BİZE DÜŞÜNEN İNSANLAR GEREKLİ, HEM DE FARKLI DÜŞÜNENLERİ DAHA MAKBUL.
Yöneticilik bir bakıma kurumda çalışanların düşüncelerini yönelten, BEYİNLERİNİ PARALEL ve SERİ BAĞLAYAN kişidir. Bir kurumun enerjisi, aklı ve kapasitesi, kurum mensuplarının beyin güçlerinin, düşüncelerinin, duygularının, akıl/fikir, zekâ ve hayallerinin bileşkesidir. Düşünmek, beynin tüm boyutlarda, iç ve dış tepkiler veya etkilerle harekete geçirilmesidir. Düşünmenin sonucunda ürün olarak ortaya çıkan “düşünce”nin doğru, yanlış, uygulanabilir ya da uygulanamaz olması önemli değildir. Doğru düşüncenin grup tarafından, en azından grubun çoğunluğu tarafından kabul edilen düşünceler olduğu görüşü de doğru değildir. Tarihte, tek kişi tarafından düşünülen, hemen hemen tüm toplum tarafından reddedilen hatta cezalandırılan düşüncelerin doğru, insanlık için anlamlı ve tutarlı olduğu asırlar sonra anlaşılmıştır. Bunun yalın örneği gökbiliminde güneşin dünya etrafında döndüğü yönündeki Hıristiyan öğretisine karşı, dünyanın güneşin bir uydusu olduğunu, güneş etrafında ve aynı zamanda kendi etrafında döndüğünü ileri süren Kopernik’tir. Ne var ki kendisi bir din adamı olmasına rağmen ağır kilise korkusu nedeni ile bu düşüncesini ancak ölümüne yakın bir dönemde açıklamaya cesaret edebilmiştir. Kemdi ifadesi ile “Ben ömrüm boyunca çevremin düşüncelerine aldırmayan, fikirlerini savunan biri olamamışımdır. Etrafın tepkisinden, başladığım hususlardan vazgeçmeye niyetlendiğim olmuştur. Fakat çekingenliği üzerimden atarak çalışmalara devam ettim.
Düşüncenin farklılığı başka düşüncelerin yanına konulduğunda ortaya çıkar. Bu nedenle açıklanamayan düşüncelerin anlamı başka düşüncelerin yanı başında, karşısında, içinde yer almadığı için değerlendirilmesi zordur. Farklı düşüncelere tahammül edemeyen insanlar için tavsiyem, böyle “düşünmemeleridir”. İnsanlar içinde bulunduğu duygu ve maddi çevreye uyumlu düşünürler. Başka bir deyişle insan yaşadığı gibi düşünür. Ruh sağlığı yerinde, güven içindeki insan düşündüklerini paylaşır. Düşüncesini paylaşmak, başkalarının düşüncesine hücum etmeyi, başka düşünceleri yok etmeyi kapsamaz. Cemil Meriç üstadın deyişi ile “Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce, tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?”

Düşüncelerin paylaşılmasına uygun ortamlar, “müzakere” ortamlarıdır. Müzakere karşılıklı fikirlerin (düşüncelerin) alış verişidir. Düşünen kafalar, beyinler müzakere ortamında bir araya gelir, sevişirler. Bu birlikteliğin, aşkın çocukları yeni fikirler, görüşler, duygulardır. Bu nedenle meslektaşlarıma münakaşadan önce müzakere etmesini öğrenmelerini salık veriyorum her zaman.

VAR MIYIM?
Hissediyorum ve düşünüyorum O halde varım!

Ussalcılığın,( rasyonalizmin, akılcılığın) babası, René Descartes (Röne Dekart) sobanın karşısında koltuğuna uzanmış varlığını sorguluyor; düşünüyor, var olduğuna kanaat getirdikten sonra “Düşünüyorum o halde varım (Cogito, ergo sum).” diyor. Akla, bilimsel düşünceye gereğinden çok güvenen, duyguya yer vermeyen bir dönemin önde gelen düşünce biçimidir ussalcılık. Benim sistematiğim bir parça farklı sanırım, önce hissediyorum; belki sonra düşünüyorum bu nedenle “hissediyorum o halde varım” diyorum. İlk dünyaya geldiğimde de bunu yaşamıştım. Annemin karnından daha farklı bir ortama geldiğimi hissetmiştim ve bu nedenle o ilk çığlığı düşünmeden atmıştım ebemin kucağında.

Düşünüyorum! “Öğretmenin İnsan ve Eğitim Felsefesi” başlığının kapsamını düşünüyorum. Hayati durumlarımı pratik yöntemlerle acilen aşmayı becerdikten sonraki kalan zamanımın hemen tümünde günlerdir “Öğretmenin İnsan ve Eğitim Felsefesi” başlığının içeriğini düşünüyorum. Düşündüklerimi yalın ifade etmeye çalışıyorum; irdeliyorum; kendi düşüncelerime karşı çıkıyorum; başkaları ne düşünmüş diye yollara düşüyorum, dinliyorum, ekranlara sığınıyorum, her önüme gelenle, unvanına, isminin önündeki ya da arkasındaki eklere bakmadan konuşmaya, daha doğrusu onları konuşturup dinlemeye çalışıyorum. Çoğu zaman başkalarının aklını kendiminkinden daha çok beğeniyorum. Açık yüreklilikle itiraf ediyorum; zaman zaman o duru temiz anlatımlarıyla düşüncelerini paylaşanlara içtenlikle “ne güzel düşünüyorsunuz; ben bunu akıl edememiştim” diyorum.

Felsefeden korkmuyorum. Ben ortaöğrenim düzeyinde felsefe dersi görmedim. Yüksek öğrenimde sanat eğitimi görürken felsefenin çok içinde olmama karşın farkına varamadım. Bu felsefi yoksunluğum içinde bana zaman zaman “eğitim felsefesi” okuttular, çalıştım sınıf geçtim hepsi o kadar. Şimdi felsefeyi okuyorum, anlıyorum ve biliyorum. Bu demek felsefeyi hayatıma yansıtıyorum, yaşıyorum. Nasıl mı? Öğrendim kolay. Felsefe, düşünmek, irdelemek ve sorular sormak, hem de “aykırı” sorular üretmek, kendi sorularının cevabını tüketmek ve düşündüklerini yani düşüncelerini günlük yaşamında sınamak.

Eğitim nedir? İnsan bir şey öğrenmeye mecbur mudur? Kim kime ne öğretir. Öğretilenler kime ya da kimlere göre doğrudur. İnsanın ilk bilmesi, öğrenmesi gereken hisleri midir yoksa çevresi midir? Bu soruların cevapların kapsamında sıralayın aklınıza gelenleri; hani ne diyorlar, beyin fırtınası gibi. Öncelikle eğitim kelimesinden uzak durmaya çalışıyorum. Bu kelimeyi telaffuz ederken ”eğmek”, bükmek kökünden gelmiş gibi geliyor bana (öyle hissediyorum. Biliyorum hemen itiraz ederler; “Hayır Latince “educare” kökünden gelmektedir. Bana sorarsanız bizim kullandığımız eğitim kelimesi, talim ve terbiyenin eğilip bükülmüş ve sıkıştırılmış halidir. Biz askerlerimize bir şeyler kazandırmak için talimden söz ederiz; çorbaların da belli kıvamı ve tadı kazanmaları için terbiye edilmeleri gerekir. Geleceğimiz olan çocuklarımızın eğitimi için kurduğumuz ilim düzeyi yüksek kurulumuzun adı da “Talim ve Terbiye Kuruludur.”

Alanyazında (literatürde) akademik yapılanmalarda veya sunumlarda “eğitim bilimi” sözü sık kullanılır. Genellikle üniversite, özellikle eğitim fakülteleri yapısı içinde bu birim, daha çok, “eğitim bilimleri” olarak adlandırılmaktadır ve bence doğrusu da budur. Eğitimin matematik, fizik, kimya gibi arı bir bilim olduğunu iddia etmek bana pek savunulması kolay bir tez gibi görünmüyor. Eğitimin bir bilim olduğundan çok, bilimselliğinden/ bilimselleşmesinden söz etmek daha kolay açıklanabilir. Eğitim aslında bir uygulama alanıdır. Diğer bilimlerin bulgularının ilgisi ölçeğinde işe koşulduğu, genelde uygulayıcıların başarıyı belirlediği bir çevredir eğitim. Biz eğitimciler eğitim çevrelerinin oluşturulması ve zenginleştirilmesi süreçlerinde güncel bilimsel bulguların verilerini tüketerek, eğitimin bilimselleşmesini, bu yolla eğitimde başarının artmasına katkıda bulunabiliriz. Bu süreçte eğitimin uygulama süreci ile bilimler arasındaki karşılıklı işbirliğini, birbirlerinden yararlanma kazan/kazan ilişkisini görmek gerekir. Bilimler, örnekse fizik, kimya, tarih ve diğerleri kendi konularını eğitimin konusu, müfredat, içerik konumunda sunarak kalıcılıklarını, kitlesel yayılmalarını ve insanların düşünsel gelişimlerini amaçlamaktadırlar. Buna karşılık eğitim de bu bilimlerin ortaya koyduğu düşünce biçimlerini, öğrenim sürecine katılanların kazanımları olarak zihinsel genişleme, gelişme, ayıklanma ve sonuçta duygu, inanç, düşünce boyutlarının oluşumunda araç olarak kullanmaktadır. Matematik temelde bir mantıksal düşünmenin kazanım kaynağı olurken, tarih zamanı algılama, yorumlama, duygu ve inanç boyutunda farklılıklara ulaştırmaktadır. Ayrıca eğitim çevrelerinin oluşturulmasında bilim alanlarındaki bulgular öğrenmeyi hızlandırmakta, hızını artırmakta imkânlar sunmaktadır. Bir sınıfın boyutları (eni boyu yüksekliği) ne kadar olmalıdır? Siz o sınıfta öğrenim görecek öğrenci sayısını söylerseniz, biyoloji bir öğrencinin ihtiyacı olan havayı metreküp ölçüsünde bu sorunun cevabını verecektir. Sınıfınızda kullanacağınız elektrik tüketen aygıtların teknik bilgilerini kullanarak fizik, en güvenli bir yerleşme ve bağlantı modelini verebilecektir. Bu açıklamaları izleyerek eğitimin, eğitimcilerin bilimselliğine ilişkin bazı sonuçları anlaşılmaya uygun biçimde özetlemek gerekebilir.
1. Eğitim bütün bilim veya disiplinlerin bulgularından yararlanan “disiplinler arası” bir uygulama alanıdır.
2. Bir eğitim modeli bilim veya disiplinlerin bulgularından ne ölçüde/ne kadar çok yararlanabiliyorsa, o eğitim modelinin üst düzeyde “bilimselliğinden” söz edilebilir.
3. Eğitim sürecinde başat (baskın) rol alan meslek gruplarının özellikle eğitim ve okul yöneticileri ile öğretmenlerin tüm bilim dallarının güncelliğini izleyerek sosyal bilimler, dil, felsefe, psikoloji, sosyoloji, özellikle felsefe ile kesintisiz sıcak temas halinde olmaları gerekir.

Bu beklenti, öğretmen yetiştirme girişimlerinde içerik tasarımı için yalın bir izlence olabilir. Öğrenim gibi beynin duygusal kesiminin baskın olduğu bir faaliyet alanında etkili olmak isteyenlerin “duygusal okuryazarlık” becerilerinin üst düzeyde kazanılmış olması özlenir. Duygusal okuryazarlık kısaca, iletişim, etkileşim ortamlarında başkalarının duygularını anlamak, kendi duygularının farkında olmak, bu farkındalığı en sade ve yalın biçimde değişik işletişim araç ve yöntemleri ile başkaları ile paylaşabilmektir.

Öğrenim çevresini oluşturmak ve geliştirmek konumunda olanların, gayretlerinin sonuçlarını artırıp pekiştirmek amacı ile hangi durumlarda, hangi alan bilgileri, araçlar ve yöntemlerden yararlanabilirler diye düşünüyorum. Aklıma gelen hemen her şeye karşılık: “Bunun eğitim/öğrenim üzerine etkisi nedir? Öğrenimi nasıl etkiler? Bu durumdan eğitim için nasıl yararlanılabiliriz?” sorularını sordum; cevapların hepsini sınamaya giriştim. Ele aldığım her durumun veya örneğin bir yolla doğrudan veya dolaylı öğrenmeyi etkilediği sonucuna vardım. O zaman düşünme yöntemini değiştirdim, öğrenim etkilemeyen durumlar aramaya koyuldum. Burada Yahya Kemal Beyatlı’nın ünlü şiiri yaşadığım düşünme sürecinin yoğunluğunu ve yoruculuğunu çok iyi anlatıyor sanırım. Günlerce yaşantımın kapsayan bütün faaliyetlerin başında, önünde, özünde, özeğinde, ortasında öğrenimi etkilemeyen durumları ve nesneleri bulmak için düşünmek oldu.

Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,
‘Yârab! Hele kalp ağrılarım durdu!’ diyordum.
His var mı bu âlemde nekahat gibi tatlı?
Gönlüm bu sevincin helecâniyle kanatlı

Âni bir üzüntüyle bu rü’yâdan uyandım.
Tekrâr o alev gömleği giymiş gibi yandım.

Düşünmenin ateşten gömleği içinde Karacaoğlan’ın deyişine ulaştım: “Gündüz hayallerim gece düşlerim/ Uyandıkça ağlamaya başlarım.” Günlerce düşündüm, öğrenim çevresindeki etkileyici konumda olanları düşünmek yerine “öğrenimi etkilemeyen” durumları düşünmeye bulmaya yöneldim. Konuştuğum herkese bu konuyu açtım, “Size göre öğrenimi, eğitimi etkilemeyen bir durum, nesne, eylem var mıdır?” sorusunu yönelttim. Bir keresinde düşünüp yaya kaldırımında yürürken, başlarında bir amir, ustalar ve işçilerin kaldırım taşlarını değiştirdiklerini, kenarlardaki yüksek taşları beyaz sarı kuşaklar halinde boyadıklarını gördüm. Bu kaldırım yenileme faaliyetlerini toplum olarak “hep birilerini daha zengin etmenin” uygulaması olarak yorumlarız. Kendi içime döndüm ve bunun öğrenim açısından etkisi nedir diye düşünmeye başladım. Tam da bu esnada yeni yetme bir öğrenci sırtında çantası okula gidiyordu. Selamlaştık, kendisine elimle kaldırımdaki yenileme çalışanlarını gösterdim. Ne yapıyorlar? Dediğimde “daha rahat yürümek için kaldırımları yapıyorlar dedi.” Sen bir öğrencisin sana ne faydası olacak ki dedim; durdu; “Olur mu ya amca! Ben geçen gün bu kaldırım yüzünden derse geç kaldım, öğretmenim beni azarladı.” Allah Allah nasıl oldu? Sabah erken kaldırımdan koşa koşa derse yetişmeye çalışıyordum; bastığım kaldırım taşlarından birinin ucu aniden kalktı yerine kapandı ve tam o sırada altındaki kirli, çamurlu sular fışkırdı pantolonumu yukarıdan aşağı ıslattı. Mendilimle kurulamaya çalıştım, çamur lekesi daha çok yayıldı. Ayrıca ıslaklık da canıma değiyordu. Eve döndüm pantolonumu değiştirdim okula gittim ama geç kalmıştım. Öğretmenime anlatmaya çalıştım, fakat ıslak pantolon ve sakat kaldırım taşı yanımda olmadığı için kanıtlayamadım. Öğretmenim anlattıklarımı dinledi dudak büktü, galiba inanmadı ve ben çok üzüldüm.

Yok! Belki de ben düşünüp ulaşamıyorum; öğrenim sürecini doğrudan veya dolaylı etkilemeyen bir durum, olay, nesne, eylem bulamıyorum. İnsan öğreniyor bir yolla er veya geç. Diyarbakır’ın yetiştirdiği ünlü şair, Cahit Sıtkı Tarancı bile öğrenmenin geç de olsa yaşayarak gerçekleştiğini Otuz Beş Yaş şiirinde şöyle anlatıyor:

“Gökyüzünün başka rengi de varmış.
Geç öğrendim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış.
Her doğan günün bir dert olduğunu
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.”

Şair yaşamış, ömrün yarısına, otuz beş yaşına gelmiş ve birçok şeyi yeni öğreniyor. Öğrendiklerine dikkat ederseniz boğulmak yanmak gibi hepsi hayati önemi olan kazanımlar bunlar. Ama yeni öğreniyor Şair. Hayatta kalabilmek için kazanılması zorunlu olan bilgiler, beceriler, duygular bunlar. Gökyüzünü anlamak gerek. Bulutlardan, yıldızlardan, yağmurdan, şimşekten, şafaktan, güneşin batışından tad almak lazım. Taş atmak için uygundur belki, çarpmak açısından dikkat edilmesi gereken bir nesne olduğunu; boğulmamak için suya dikkat edilmesi, her gün farklı sıkıntıları yaşamaya hazır olmanın gerekliliğini insan ömrünün yarısına, otuz beşe geldiğimizde öğreniyor çoğu zaman. Yaşam tamamıyla bir öğrenim süreci, öğrenme ortamı olarak çıkıyor karşımıza. Diğer yandan yukarıda görüldüğü gibi öğrenme yaşamı sürdürebilmenin de bir kaynağı, güvencesi ya da dayanağı gibi hissettiriyor kendini. Kısaca, yaşamak öğrenmektir, öğrenme yaşamak, var olmak içindir diyebiliriz.

Bu satırları yazdıktan sonra, matematik/cebir dersinden başarısız olan öğrencinin “bunlar bana hayatta neye lazım olacak ki!” dediğini duyar gibi oluyorum. Bu haykırış biçimindeki sorunun cevabı, elleri cebinde duran “matematikçinin” cebinde hazır. Ama benim için geçerli ve anlamlı olacak cevap, sizin cevabınızdır. Ne dersiniz, öğrenim adına çocuklarımızın önüne sürdüklerimizin ne kadarı yaşamları için gerekli veya çok gerekli mi? Örnekse yüzmeyi öğrenmek yaşamsal ölçüt açısından matematik veya tarih öğreniminden daha öncelikli olabilir mi?

Yaşamsal öğrenimlerimizin en öncelikli olanlarını doğarken “kazanım” olarak getiriyoruz; nefes almak, ses çıkarmak, meme emmek gibi. Bir kısmını ise öğrenmeye hazır olarak geliyoruz; konuşmak, yürümek ve duyu organlarımızı kullanmak gibi. Bu açıklamaya karşı eğitimcilerin, öğreticilerin seslerini duyar gibiyim: “Bunlar içgüdülerimiz. Bunlar öğrenim değil!” Olabilir ama bunlar yaşamın öncelikleri ve hayat boyu öğrenmenin de öncü kaynakları. Özürlü doğmak öğrenme programlarının bazı sayfalarının eksik olması demektir. Bebek yaklaşık sekiz metreden annesinin kokusunu alabiliyor bu hazır kazanımı yoluyla yaşamının temel işlevi olan beslenmenin kaynağını bulabiliyor, ona ulaşabiliyor. Birlikte sürdürelim ilk öğrenmeleri, bebekler yaşarken neleri nasıl öğreniyor? Uzun uzun listeler yapmaya gerek yok, bebek, çevresindeki nesnelerden, durumlardan “kendiliğinden” öğreniyor. Fransız yönetmen Thomas Balmes’in Bébes (Bebekler) filmi bu konuda izlenmeye değer bir çalışmadır. Dünyanın farklı dört bölgesinde, Naimitya (Afrika), Jangal (Moğolistan), Tokyo (Japonya) ve San Francisco (ABD) aynı günde doğan dört çocuğun, hiçbir sözel veya yazılı açıklama, yorum eklenmeden, gelişimleri görsel biçimde kaydedilmiştir. Çok farklı çevrelerin etkisinde birbirleri ile kıyaslanmayacak imkânlar, imkânsızlıklar içinde büyüyen bu dört çocuğun hemen hemen hepsinin aynı zamanda ayağa kalkıp yürüdüklerini izlemek öğrenme konusunda çok öğretici bir örnektir.

Çalışmamın burasına kadar öğretim, eğitim sözcüklerinden mümkün olduğunca sakıngan söz etmeye çalıştım. Eğitim, öğretim kavramları eğitim tarafları arasında en çok irdelenen konulardan biridir. Bu konuşmalarda ulaşılan sonuç genellikle: “bizim okullarımızda eğitim yapılmıyor, öğretim yapılıyor” yargısıdır. Öğrenim, bireyin beyninde bir protein sentezleme sürecidir. Algılar aracılığı ile beyin esnek yapısına uygun olarak yeni sinir bağlantılarını gözden geçirir, gerekirse bazılarını köreltir, bazı yeni bağlantı yolları açar. Öğretim, bireyin zihninde yeni protein sentezlemeleri için uygun çevreler oluşturmak ve bu çevrelerin etkinliğini sağlamaktır. Chomsky, öğretimi yetiştirme kapsamında “bireyin doğal yetenekleri ile belirli bir kültürel çevre arasındaki etkileşim üzerine odaklanma” biçiminde açıklamaktadır. Eğitim kurumları, özellikle bu amaçla oluşturulmuş yapay öğrenim ortamları/çevreleri olarak tanımlanabilir. İnsanda doğuştan var olan yapıların izlenmesi, ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi için uygun ortamların düzenlenip işe koşulması eğitimin tanımı için uygun bir hareket noktası olabilir. Eğitimde, var olanın, insanın öz varlığının özeğe alınıp değerlendirilmesi söz konusudur. Öğretimde daha çok dışarıdan tasarlanan bir çevrenin düzenlenmesi ve işe koşulması söz konusudur. Özellikle öğretmek tam anlamı ile bir dayatmadır. Bu konuda Chomsky, daha da ileri giderek, öğretimin otoriter bir ikna etme çalışması olmamasını, bunun yerine insanların neyin doğru ya da neyin yanlış olduğunu kendi zihinsel güçlerini kullanarak kendilerinin karar vermesini öğrenmelerini” önermektedir. Böyle bir süreçte “en iyi öğretmen sahayı tanıtır ve öğrencinin karmaşık bir malzeme içinde kendi yolunu bulmasına izin veren öğretmendir. Öğretmenlik bir vazoya su dökmek değil, bir çiçeğin kendi bildiği yolda büyümesine yardım etmektir.” (C. P. Otero Chomsky Demokrasi ve Eğitim)

Öğrenim terimi genelde insan zihninde potansiyel olarak mevcut bir şeyi açığa çıkarma ve bunun açılıp gelişmesi için uygun bir “toprak” ve “güneş ışığı” altında elbette gerekli olduğunda “su” ve “besin” de vererek yetişmesine yardımcı olmak; olarak ele alındığında, her zaman için “fikir aşılamaya”, kültür aktarımına” yönelik öğretim ve resmi “eğitim” yerine kullanılabilir. Bu anlamda bu çalışmada öğrenim, öğrenim çevresi, genetik yapı ile çevre unsurlarının demokratik bir ortamda etkileşimlerini ifade etmek için kullanılmıştır. Birçok hususta genetik olarak programlanmış olmamız (ergenlik, ölüm, ayağa kalkmak, yürümek) çevresel etkenleri ihmal etmeyi gerektirmez. Öğrenmenin genetik mirasımızla çevremizin bir bileşkesi, etkileşimi, doğurgusu olduğunu anlamakta, kabul etmekte ve açıklamakta çok zorluk çekmiyorum artık. Genetik yapının tüm karmaşıklığına karşın çevre diye adlandırdığımız etkenler bileşkesini tanımlamakta bir tür yetersizlik yaşadığımı açıkça söylemem gerek. Aynı evde büyüyen kardeşler birbirinden farklı oluyorlar. Evet! Hiçbir kardeş hiçbir kardeşe benzemiyor; bu konuda hemen herkes görüş birliği içinde. Bu genel benzerlik genetik düzeyde doğrudur. Ancak ikizler bir biçimde birbirinden farklı özellikler sunuyorlar. Genelde ikizlerin birbirine benzedikleri kanısı yaygın olsa bile, ayni aile ortamında yetişen ikiz kardeşler özelde, ayrıntıda farklılıklar gösterirler. İkizlerdeki gözlenen benzerliğin genetik kaynaklı olması kabul edildiğinde, farklılığın çevre ile açıklanması kolay bir çıkış noktası olarak görülüyor. Fakat bu çevreyi nereden başlatacağımız konusunda Bahri Karaçay, Hayatın Sırrı DNA (TÜBİTAK) adlı kitabında kendi ikiz çocuklarını örnek vererek anlamamıza katkıda bulunmaktadır. Anne karnında ikizlerden birinin altta kalmasının, doğumdaki önceliğinin onun çevre ile etkileşimini etkilediğini ve bunun sonucunda tek yumurta ikizlerinin büyüdükçe daha farklı çevrelerle temaslarının sonucunda artan farklılığını açıklamaktadır.

Aynı evde büyüyen kardeşlerin birbirlerinden farklılığını genlerin sonucu olarak gördüğümüzde çevrenin, genlerin açılımı sürecinde sanki etkisini yitiriyormuş gibi görünmektedir. İşte öğrenme sürecinin ilk kıpırdanışı bu aşamada ortaya çıkmaktadır. İnsan öğrenme yetisi/fıtratı ile doğar, örneğin çocukta dil öğrenimi için hazır genetik bir yapı mevcuttur. Yeni doğmuş bir bebek, tüm dünya dilleri için geçerli sesleri çıkarabilecek bir yapıya sahiptir. Doğuştan gelen bu donanıma karşın siz, en kötü durumu hayal edin. Bebeğin etrafında “konuşulan bir dil, konuşan birileri” yoksa büyüyen bebek, çocuk ve genç değişik, anlamsız bir kısım sesler çıkarmak düzeyinde kalacaktır. Dil öğrenme süreci, mevcut bir genetik yapının çevre tarafından tetiklenmesi sonucu gerçekleşmektedir. Beynimizde varolan işitme merkezi, çevremizde ses olmadığı zaman bir etkilik kazanamaz. Işıksız bir ortamda görme yoluyla öğrenmeden söz edemeyiz. Hiç başka bir etkinlik gerekmeden ve bir müdahale olmaksızın, zaman içinde çevremizdeki kokuları alır, işler ve öğreniriz. Işığını, ısısını algılamadan güneşi öğrenmek söz konusu değildir. Güneş yanığını veya güneş çarpmasını herhangi bir kitaptan okuduğumuz zaman mı öğrendik yoksa bu yaşantıları kazandıktan sonra mı?

Buraya kadar öğrenmenin çevre/ortam koşulunu vurgulamaya çalışıyorum. Genetik yapının çevre ile etkileşiminin bir ürünü/sonucu, olarak görüyorum öğrenmeyi. Çevremizi öğrenme açısından çözümlemeye, tanımlamaya gayret ediyorum. Bu amaçla zihinsel bir süreç içindeyim yalın deyimi ile eğitim olgusunu etkileyen çevre unsurlarını belirlemeye çalışıyorum; bu amaçla düşünüyorum.

Öğrenme sürecinin başlangıçtaki öncelikli etkeninin dil ve ardından algıya ulaşabilen organlarımızla sağladığımız duygular olduğu kanısı hemen öne çıkıyorlar. Dilden ve duygulardan beslenen insanın öğrenme sürecinde ulaştığı bir aşama din olabilir mi? İlk kez insanı zihni, bedeni ve duyguları ile kapsayan çevreyi, ortamı, süreci din başlatmış ve kapsamış olamaz mı? Bu eksende düşünmeyi sürdürmeye çalışıyorum. Öğrenme için çevremizde yer alan duygu, dil, din etkenlerini belirlemek yeterli görünmüyor. Olayın başlangıcındaki genetik durumu görmezlikten gelemeyiz; bunu da DNA olarak öğrenme etkenleri listesine ekliyorum. Önceki sayfalarda sizlerle paylaştığım, izlemekten çok etkilendiğim Bebekler (Bebes) belgeselinde Namityalı Porijao ile Mogol Jargal’ın doğrudan tabiatın içindeki büyümelerini hatırlıyorum ve öğrenmenin kapsayıcı bir çevre unsurunu, “doğa” olarak not ediyorum. Çok geniş bir öğrenim çevresini, evreni, algılamayı ve açımlamayı kolaylaştırmak açısından daha sınırlanmış bir çevreyi coğrafi ve sosyal, ekonomik bütünlüğü içinde “dünyayı” bir kenara bırakmak mümkün görünmüyor. Öğrenmenin içsel bir oluşumunu aynı zamanda, diğerlerinin zihinsel faaliyetlerinin soyut ve somut sunumunun öğrenimdeki yerini hissediyorum, insanın, etrafını saran hava gibi bir “düşünce” ortamında yaşadığını düşünüyorum ve öğrenim çevresi olarak çok geniş anlamda “düşünce”yi not ediyorum.
Devlet? Evet! Bizi, ulusun bireylerini öğrenmeye yönelten, hatta öğrenmemizi biçimlendiren kurtarıcı meleğimizi “devleti” sıra gözetmeden yazmak gerekiyor listeye. Sonra bütün bunları yazmak için kullandığım elimin altındaki bilgisayarımı fark ediyorum ve öğrenmemdeki bu sihirli (bana göre) metal – plastik bileşimin, giderek öğrenmemde vazgeçilmezlik kazanmasından kutulamıyorum ve not ediyorum “dijital.”

Saydım dokuz maddeyi not etmişim; sayarken fark ettim, hepsi D harfi ile başlıyor. Sayılarını belirten dokuz (9) rakamı da D ile başlıyor. Bunların etkisi ile hazırladığım sınırlı sayıdaki çevredeki öğrenme etkenlerine 9D başlığını koydum. Listenin altını boş bıraktım. Sizler buralara aklınıza gelen öğrenim çevresindeki durumların, etkenlerin adlarını yazabilirsiniz. Boş iki satır yeter mi? Kesin cevap: Hayır. Bir başka soru: Yazdıklarınızdan herhangi biri için, “hayır bu durum çevre olarak öğrenimi etkilemez” diyebilirler mi? Cevap, “hayır!” Burada son bir son bir söz: Yaşamdaki hiçbir nesne veya durum öğrenim açısından etkisiz değildir. Yaşamak öğrenmektir, öğrenmek yaşamak içindir.

DNA Duygu
Dil Din
Doğa (Tabiat) Düşünce
Dünya Devlet
Dijital
………..
……….. ?
9 D

Öğrenim Çevrelerinin Üst Yapıları

Alt yapı, üst yapı söylemleri merkezi ve yerel yönetimler tarafından faaliyetlerinin önemini belirlemek açısından çok sık kullanılır. Ben öğrenim çevreleri açısından üst yapı kavramına, ”Öğrenim çevrelerini bütünde kapsayan, bu çevreleri biçimlendiren etkenler neler olabilir” sorusunu sorarak ulaştım. Devleti, dini, dili, duygularımızı, doğayı (tabiatı), devleti ve düşüncelerimizi biçimlendiren durum ne olabilir? Cevabı hemen dilimin ucuna geldi: Kültür.

Çocukluğumda uzun kış gecelerinde mahallenin hemen tümü, sıra ile her akşam farklı bir evde toplanırdı. Grubun genç kızlarının örgü nakış işlerini kolaylaştırmak amacı ile genellikle yaşlılarından birine çocukları bir yolla oyalama görevi verilirdi. Avuçlarımıza sıkıştırılan yemişlerle bu eğitim rehberi, uzmanı, sosyal koç gibi davranan yaşlının etrafına halka olup masalların, bilmecelerin, manilerin dalgaları arasında uyuklamayı bile unuturduk. Yetmiş beş yıl sonra (2013), o gecelerden birinin bilmecesi hala aklımda:“Hep içine dep içine.” Dep kelimesini yazarken bilgisayarım bilemedi, kırmızı renk ile yanlış yazdığımı işaret ediyor; aslında bilgisayarımın kültürü benimkinden farklı. Depmek fiili sıkıştırarak bir şeyi bir şeyin içine koymak, yerleştirmek, tekme ile vurmak anlamına gelir kırsal alanda. Yadırgamadım onun dilinde yok, bu benim kültürümed yabancı.
Bilmecenin cevabını düşündünüz mü? Ne, neler geliyor aklınıza tek tek söyleyin. Biz de öyle yapıyorduk aklımıza gelen her maddeyi sırasız sayıyoruz: Koyun, elma, anne… ve saydığımız her nesnenin sonunda masalcı ninenin cevabı aynıydı: Tavşan, onu da dep içine, elma, onu da dep içine, yemek, onu da dep içine, ve bu sürüp gidiyordu. Sonunda asılıyoruz eteklerine. Ne? Ne? diye doğru cevabı almaya çalışıyoruz. Merak ettiniz biliyorum, lütfen dikkatle dinleyin cevabı: Kulak.

Kültür cevabı, bana bu bilmeceyi hatırlattı. Aklımıza gelen tüm yaşamsal durumları kültür kavramı içine yerleştirmeyi sınayalım. Örnekse yukarıda verilen dokuz öğrenim çevresini kültür kavramı içine yerleştirmenin imkânını araştıralım. Dil bir kültür öğesidir. Yurt dışına giden gurbetçi bir işçimizin çevresini anlatan “Elleri var bizim ele bezemez/ Dilleri var bizim dile benzemez.”deyişi dil ve çevrenin yalın bir kültür unsuru olduğunu kanıtlamaktadır. Din, başlı başına bir kültür dilimidir. Mensuplarının düşünce ve eylem biçimlerini, ortaya konan ilkelere göre yaşamalarını öngören inanç temelli toplumsal bir yapıdır. Doğa, kültürün önemli bir değişkeni olarak çıkıyor karşımıza. İnsanların düşünme, yaşama, geçinme biçimlerini etkileyen coğrafya, öğrenim çevresini evrensel boyuttan, yerelliğe çeken önemli bir unsurdur. Duygularımızın kültürel bir üretim olduğunu kabul etmekte çok defa sıkıntı duyarız. Duygular sanki içimizden kendiliğinden kaynaklanıyor gibi görünse de olaylar, durumlar, nesneler karşısındaki acıma, nefret, istek duygularımızı genellikle kültürümüz belirler. Kurutulmuş çiğ bir balığı yemek durumunda kaldığımızda yaşayacağınız iştah açıcı durum veya iğrenme kültürümüzle ilgilidir. Duygular çevremizdeki örnekleri yaşayarak ulaşılmış saklı tepkilerdir. Devletin öğrenim çevresindeki rolü, bana Yunus Emre’nin “Mal sahibi mülk sahibi/ Hani bunun ilk sahibi” deyişini hatırlatıyor. Din, öncesinde davranıp öğrenimi kapsadığında, devlet dine önce yaklaştı, sonrasında onu yönetimin hükmü altına aldı. Devlet bu kaynaktan yararlanarak zaman zaman birlikte, zaman zaman laiklik ilişkisi içinde, toplumda kimin ne öğreneceğini, ne zaman, çevresinde hangi kurumların ve kimlerin olacağını belirledi; bunlara göre yapay öğrenim çevreleri oluşturdu; okullar/eğitim-öğretim kurumları açtı, müfredatla hazırladı, öğrenime el koymaya çalıştı. Hiç kuşkusuz yönetilme, yönetme, devlet, hükümet anlayışı toplumsal bir kültürün ürünüdür. “Önce vatan”, “öğretmenin vurduğu yer cehennemde yanmaz” görüşlerini içeren bir kültürün öğrenime sahip çıkan devletin, bireyi biçimlendirirken kendi dünya görüşüne göre farklı bir öğrenim çevresi oluşturması doğaldır. Hemen tüm yönetim biçimlerinde halk olarak tanımlanan bireyler toplamının öğrenim çevresini, bütünüyle planlamak, yöneltmek ve kontrol etmek süreçlerini elinde tutan erk, bu kontrol alanını insanlara bir hakkını teslim etme biçiminde sunmaktadır. Yirminci Yüzyılın sonunda gelip öğrenim çevresine bağdaş kuran dijital, zannedildiği kadar başına buyruk bir alan değildir. Dijital ortamın uzattığı kullanım seçeneklerini değerlendirmek ve hangi amaçla kullanacağına karar vermek kültürel bir davranıştır. Dokuz D (9 D) dizisinde DNA maddesine ulaştığımda, ilk anda kültürün genlerimiz üzerinde bir etkisi olmadığını düşündüm. Ardından Richard Dawkins’in, TÜBİTAK yayını Gen Bencildir, kitabından not ettiğim,
“Çağdaş insanın evrimini anlayabilmek için, gen,, evrim konusundaki düşüncelerimizin tek temeli olarak almaktan vazgeçmeliyiz.…Bu yeni çorba, insan kültürünün çorbası. Ezgiler, fikirler, sloganlar, giyside moda, çanak çömlek yapım yolları, bu çorbanın örnekleridir. Tıpkı genlerin sperm ya da yumurtalar yoluyla bir bedenden diğerine atlayarak gen havuzunda çoğalmaları gibi mem’ler de geniş anlamda taklit denilebilecek bir süreç yoluyla bir beyinden diğerine zıplayarak kendilerini gen havuzunda çoğaltırlar”
Satırlarını anımsadım. Yukarıdaki satırlarda sanki karmaşık gibi görünen anlatımın özeti şu: Kültürel özelliklerimiz uzun zaman içinde “taklit” yoluyla beynimize ve genlerimize aktarılmaktadır. Mesela yaşamında yılan ile ilgili olumsuz hiçbir anısı olmayan insanlar bile genellikle yılandan korkarlar. Kültürü kapsayıcı bir öğrenim çevresi ya da öğrenim çevresini biçimlendiren baskın unsur olarak ele aldığımızda bu kavramın sınırlı da olsa bir tanımı ve belirlemesini de sınamak, yazmak ve konuşmak daha bir cesaret verecektir.

Kültür çok kapsamlı bir kavram olduğundan farklı yaklaşımlarla, çok yönlü etkilerine dayalı olarak yüzlerce tanımla kapsanmaya açıklanmaya çalışılmıştır. Kelime olarak kültür, Latin kökenli “culture’den” gelip dilimize yerleşmiştir. Temel olarak toprağı ekip biçme, yetiştirme, “ziraat” (tarım) anlamındadır. Osmanlıcada “hars” kelimesi ile karşılanan bu kelime, medeniyet, münevverlik, irfan anlamlarında kullanılmıştır. Türkçenin sadeleştirilmesi sürecinde kültür ve hars kelimelerine karşılık olarak “ekin” sözcüğü önerilmiştir ve dilde devrimciler tarafından tercihan kullanılmaktadır.

Çoğu kez geniş, güncel ve klasik anlamda sanata, tarihe olan ilgileri ve bilgilerinin genişliğini değerlendirerek bazı insanlar için “kültürlü” sıfatını kullanırız. Bundan şiddetle sakınmayı öneriyorum. Bilginin alanı çok geniştir ve tümünden bir dilimine ulaşmış olmak ya da bir kısmından haberdar olmamak kültürlü olmak veya olmamak biçiminde değerlendirilemez. Her insan yaşamı için gerekli bir şeyleri öğrenmiştir. Burada sözcük olarak kullandığım “bir şeylerin” kapsamında o insanın yaşamına giren her şeyi, gelenekleri, görenekleri, değerleri, inançları, beslenme biçimi, ürettiği ve kullandığı araç gereçler her şeyi vardır. Benim bu alanda sahip olduklarımdan bir kısmına başkaları da sahip olabilirler fakat çok defa bu ortak sahip olduklarımızda da farklılıklar vardır. Dünyadaki bütün insanlar yaşamak için beslenirler. Ancak yemekleri, hazırlayış biçimleri, sunumları, yemek yemeleri zaman, yer ve biçimleri bakımından farklıdırlar. Bu fark kültürel bir farktır. Yoksa yerde oturarak yemek, ortaya konulmuş tek bir kaptan yemek, ayakta yemek, eliyle yemek bir kültürsüzlük göstergesi olarak nitelendirilemez. Belki de bu nedenle büyük liderlerin yetiştikleri toplumun ve coğrafyanın gereği yaşayış biçimlerinin tümünü, onları izleyenlerin onları bir kült (din, dinsel tören) olarak alması ve yaşamaya çalışması doğru değildir. Kültür, insanların yaşam, geçim, düşün biçimlerinin kullanılan nihai ürünüdür. Bu nedenle “kültürlü insan, kültürsüz insan yoktur; farklı kültürler vardır.” Medeni insan bu farklılığı sezinleyen, bu farklılıklara değer veren, bu farklılıkların yanı başında olmasına tahammül edebilen insandır.

Çok defa kültürleri ırklar, milletler veya coğrafya ile tanımlamaya eğilimimiz vardır; Batı kültürü, Arap Kültürü, Çin Kültürü, Afrika Kültürü, Türk Kültürü gibi. Mısır, Kongo, Güney Afrika hepsi aynı kıta (Afrika) üzerinde olmalarına rağmen Mısır kültürü ile Kongo Kültürü arasındaki benzerlikler yok denecek kadar zayıftır. Türkiye’den baktığımız zaman Güneydoğu Anadolu’nun kültürel özellikleri ile Marmara ya da Trakya bölgelerinin hem kültürel benzerlikleri de farklılıkları oldukça zayıftır. Kültürler birbirlerine benzerler çünkü birbirlerinden etkilenmişlerdir. Saf, başka hiçbir kültürlerle benzerliği olmayan bir kültür tanımlamak çok zordur. Kültürler yakınlarındaki farklı kültürlerle temas halinde olmak, kültürel öğelerini değiş tokuş etmek konumundadırlar. Ulusal devlet sınırlarını kültürleri birbirinden ayıran çizgiler olarak görmek yanıltıcıdır.

Kültür öğeleri zaman içinde değişir. Kültürü birlikte olan bir grubun düşün, geçim ve yaşam biçimi olarak tanımladığımızı hatırlayın lütfen. İnsan gruplarının geçim biçimleri, dilleri, inanç kaynaklarının yönü, derinliği ve genişliği, kullandığı araç gereçler zaman içinde değişir. Bu değişimi en iyi hisseden tarih bilimidir. Kültürün değişimine karşı koymak çok fazla gücü uzun süre boşa harcamak anlamına gelir. Bilinçli insan, kültürünün hangi yönde nasıl değiştiğini izleyen, gözleyen, hisseden ve aldıkları ile kaybolanların bilançosunu yapabilen insandır. Kültürümüzde dil, başka kültürlerin araçlarını kullandığımız için kendi öz kavramlarını, sıcak anlatım biçimlerini, estetiğini, şiirsel özelliğini giderek yitiriyor. Bir insan düşüncelerini yabancı bir dille belki kısmen açıklayabilir fakat duygularını başka bir dille anlatmak neredeyse imkânsız bir süreçtir. Belki de bu nedenle UNESCO tüm dünya dillerini koruma altına almak için projeler gelişmektedir. İnsanların ve toplulukların düşünceleri dillerinin gücü kadardır. Son yıllarda (2013) Türkiye’de yaşanan “anadili” sorunu bu duyarlığın bir yansımasıdır. Her insan kendi kültürünü yaşamak hakkına sahiptir ve olmalıdır. Öğretim ilkelerine göre devletler tarafından tasarlanmış eğitim kurumlarının, kültürel farklılıkları kapsadıklarının bilincinde daha ayrıntıda öğrenim çevreleri için, yapı ve işleyişlerine, insana ve farklı kültürlere daha duyarlı öğrenim çevreleri düzenlemek için daha ince ayarlara ihtiyaç duyacaklardır.

Öğrenim çevresinin üst yapısını biçimlendiren kültür unsurunu, çalışmanın sınırları içinde irdelerken son aşamada, aklım, “kültürün değişmesi” olgusuna takıldı. Kültür nasıl değişiyor? Kültürün kesintisiz değişiminin itici gücü ne olabilirdi? Dokuz D (9 D) dizisinde yer alan unsurları değişim açısından teker teker gözden geçirmeye çalıştım. Daha hemen başında dilimin ucuna “din” unsuru geldi. Çocukluğumda ramazan günlerinde akşamları çocuklar ve yaşlılar pencerenin önünde müezzinin minareye çıkmasını bekler ve heyecanla izlerdik. Şimdi minareler üç şerefeli oldu fakat minareye çıkmıyorlar; yakın zamana kadar her cami imamı ezanı kendi minaresinin dibinden mikrofondan okuyordu. Şimdi merkezi sisteme bağlanmış artık mahalleler kendi müezzinlerinin sesini duymaz oldular. Geçen gördüm, halı imalatçıları, elektrik süpürgesi, avize, minare âlemi satanlar ellerinde, çantalarında numuneler, fiyat listeleri ile müftülükleri dolaşıyorlar.

Dil nasıl değişiyor derken bizim bakkalın levhasındaki & işareti ile birbirine eklenmiş Cafe, Restorant sözcükleri dikkatimi çekti. Gazlı içecek satan firmalar kendi marka ve özel işaretlerinin (amblem) altına dükkân sahibini adını yazıp bedava asıyorlar. Her mahalle bakkalının önünde bir pazarlama arabası duruyor. Ellerinde yeni çıkan cicili bicili ürünler, çikolatalar, sakızlar, temizlik kimyasalları tanıtmaya satmaya çalışıyorlar. Kızım telefonu kapatırken “by babi” diyor. Bunu nereden çıkardın dediğimde, filimden diyor. İster istemez Karamanoğlu Mehmet Bey’i anımsıyorum.

KARAMAN OĞLU MEHMET BEYİ ANIYORUM.
GÖRENİNİZ, BİLENİNİZ, DUYANINIZ VAR MI?
BİR FERMAN YAYIMLAMIŞTI;

“Bu günden sonra divanda, dergâhta,
Bergahta, mecliste, meydanda,
Türkçeden başka dil konuşulmaya” diye,
Duyan hatırlayan var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri
FERMANA UYANINIZ VAR MI?

Bu satırları yazarken duygulanıyorum. Yeni çıkmış bir araba modelini sunan reklamda, albenisi yerinde yarı giyinik genç bayan adeta araba ile sevişiyor. Bir ürünü satmanın en kestirme yolunun beyinlerin duygusal merkezini ele geçirmek olduğunu keşfeden üreticiler, renk, şekil, ses, hareket unsurları ile yarattıkları ince tekniklerle aklımıza, sonra evimize “güzel”, “zevkli”, “harika”, sıfatların eşliğinde girip duygular olarak yerleşiyorlar.

Türk filmlerinin kötü örneklerinde, tecavüz edilmiş masum kadınları anlatmak için, üstü başı yırtılmış, yüzü gözü yaralı, gözyaşları içinde perişan görsel örnekler sunulur. Bu örnek 21. Yüzyılda doğanın (tabiatın) görünümünü açıklamaya uygun gibi geliyor. Maden işletmecileri ormanın yeşilliklerini yarıp yırtıp asıl kaynağa, madenin esas damarına ulaşmak istiyorlar. Hidroelektrik santralleri için akan derelerin önü kesiliyor, aşağıdaki canlıların canına kıyılıyor. Daha çok Karadeniz Bölgesinde gözlenen bu sözde sanayi girişimi ister istemez o yörenin bir türküsünü hatırlatıyor: “Atmacayı vurdular/ Bir avuç kanı için.” Havaya gaz, çevreye naylon ve toz, tarlalara ilaç saçan bir yaşamın adını, sanayi, teknoloji, üretim, kalkınma ve sonunda ferahlık “refah” kılıfında sunuyorlar.

Dünya Samanyolu’nun içinde bir gezegen olarak ele alındığında bize neredeyse mikroskobik bir küçüklükte telkin edilerek, insanın bu büyüklük içindeki “zerre” boyuttaki ufaklığı telkin edilmeye çalışılmaktadır. Her şeye rağmen insanoğlu uzayda bir yerlere tutunmaya yeni yurtlar edinmeye çalışmaktadır. Şimdilik üzerinde barındığımız dünya, yaşamın tabanı, suyu, havası (litosfer-atmosfer) ile “yaşam kaynağımız” olma özelliğini muhafaza etmektedir. Dünya, evrendeki zerre konumuna karşın, öğrenme çevresi olarak zengin ve Dokuz D (9 D) kapsamındaki çevrelerin hepsinin dayanak noktası, kabı, kapsayıcısı, taşıyıcısı rolünü oynamaktadır. Dünyanın düz olduğuna, gök sitemin merkezinde olduğu, tüm evrenin dünya etrafında döndüğüne inanan geçmişimizin düşüncelerinin ötesinde, onu çok iyi tanıdığımızı ifade etmek için “dünya küçüktür” ve ya iletişim ağının kapsamlığını ve bütünlüğünü anlatmak için dünyayı, “büyük bir köy” olarak anlatmaya çalışıyoruz. Her şeye rağmen öğrenim çevresi olarak dünyayı diğer öğrenim çevrelerine mekânsal ortam sağlayan, atmosferindeki çeşitli durumlar ile daha kapsayıcı bir konumda öne çıkarıyor. Ne var ki dünya artık eski dünya değil, havasındaki gazların oranları bozuldu. Deprem, sel, kuraklık, büyük fırtınalar, yanardağ püskürmelerini, kutup buzlarının erimesi görünümleri ile sanki dünya insanoğlu için lanetlenmiş gibi. Yeryüzünde insanlar “kazanmak,” sadece kazanmak için her türlü duygularını bir kenara itmiş, acımasızlığı bir program inceliğinde uygulamaya çalışmaktadır. Ekonomik krizler, yitirilmiş değerlerin doğurgusu olarak, yeni değerler kazanımları için eğitimi de boyunduruğa vurup kapitalizm dünyanın madde ve insan kaynaklarını tüketim için zorlamaktadır. Bütün bu özellikleri ile dünya bize gerçekte çok şey öğretmek için hazır; coğrafyanın dilinden denizi, karası, havası ile söylüyor, gösteriyor ama anlamadan okullardaki, kentlerdeki, sanayideki çevreye “duyarlık” kapsamında çevremizin bizden uzaklaşırken bizi boğacak yok edecek hazırlıklarına bakıp duruyoruz şimdilik.

Devleti öğrenim çevresi olarak ele aldığımızda, devletin bu alandaki varlığı, biçimsel (formal) eğitimi düzenlemesi hakkı olarak ortaya çıkmaktadır. Geleneksel devletlerin ekonomik ve politik yapısının işleyiş, kısacası ideolojisinin gerçekleştirilmesinde işbirliği içinde olan üç güç, ticaret, asker ve din kurumlarıdır. Bu üç gücün en az ikisinin işbirliği ile gerçekleşecek işleyiş gerektiğinde kültürün korunup aktarılmasını, gerektiğinde kültürün değişimini koyar ortaya. İhtilallar, devrimler mutlak kültür değişimi süreçleri ile varlıklarını haklılık konumuna getirmeye çalışırlar.

Bir öğrenim çevresi olarak düşünce, resmi, toplumsal ve evrensel boyutlarda insanların yaşam ilkelerini değiştirirken dijital dünya, iletişim biçimlerini sanal ortama taşımak suretiyle kültürlerin renk tonlarını azaltmıştır. Çok hızlı ve ucuz maliyetli haberleşme teknikleri kültür değişimlerinin ana ekseninde yer almaktadır.

Kuşaklar arasında özelliklerin aktarımını sağlayan biyolojik yapımız DNA, bir öğrenim çevresi midir yoksa bir öğrenim konusu veya aracı mıdır? Bu sorular geniş boyutta müzakere edilebilir. İnsan Genomu Projesinin, 2000 yılında insanlığa sunduğu “gen haritası” ile ABD, atom bombası, aya insan gönderme girişimlerindeki başarılarından daha karmaşık etkileri olacak bir demet bulgu içermektedir. Sadece öğrenim açısından değil, sağlık, ilaç, beslenme, yaşlanma, insan davranışlarını ve gelişimini anlamak boyutlarında da bu güne kadar tahmin edilmeyen yeni görüşlere, imkânlara kapı açılmıştır. Öğrenme ile ilgili genlerin varlığından söz ederken, öğrenme sürecinde merkeze koyduğumuz kişilik özellilerinin genlerle taşındığının ve öğrenmenin tümüyle bir gen ve çevre etkileşimi olduğunun giderek daha keskin biçimde kabul görmesi, eğitimcilerinin çocuk ve anne baba karşısındaki duruşunu yeniden biçimlendirmek için haklı sebepler olarak değerlendirilebilir. Genom haritası dünya tıp, ilaç sanayinde yeni üretim ve servet edinme yollarını açmıştır. Craig Venter gibi kapital sahibi kimselerin kurduğu gen araştırma merkezleri, bulgularını dünyanın her yerine pazarlamakta gecikmediler.

Sonuç olarak, kapitalist düşüncenin ve uygulamalarının öğrenim unsurlarının genel belirleyicisi olan kültürü, her boyutta derinden etkilediğini ve değiştirdiğini söyleyebiliriz. Kapitalizmin yaşamımızda nasıl bir değişim etkisi yarattığını çok özet fakat o denli derin biçimde ifade eden aşağıdaki görsel eklentiyi incelemek yeterli olacaktır sanırım.

Kapitalizm dünya düzeninde eğitimin ve tüm toplumsal etkinliklerin üretim-kâr-para üçgeninde tasarlanıp şekillendiği, demokrasinin bu üçgenin varlığını koruyup kollamak için tasarlanıp geliştirilmiş bir yönetim sistemi olarak hizmet gördüğü gerçeği “vahşi kapitalizm” kavramı ile açıklanmaktadır.
Aytaç Açıkalın aytacacikalin.com

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

4 Yanıt

  1. Serdar GÜVEN diyor ki:

    “Okulsuz eğitim” konusunda ayrıca görüşmek, değerli görüşlerinizi almak, o zamana kadar imkanınız ve yazma isteğiniz ölçüsünde yazılarınızı okumak da isterim. Muhabbetle…

  2. Serdar GÜVEN diyor ki:

    Selam sevgili Aytaç Hocam, değerli yazınız için teşekkür ederim. Yazınızın sonunda bahsettiğiniz “görsel eklentiyi” bulmamız konusunda yardımcı olursanız sevinirim. En derin Sevgi ve Sayılarımla…
    Serdar GÜVEN
    http://www.byjong.com

  3. AHMET ALTUNBAŞ diyor ki:

    Bildiklerimin, hissettiklerime yapmış olduğu işkenceden nasıl kurtulabilirim?

    • Aytaç AÇIKALIN Aytaç AÇIKALIN diyor ki:

      Altunbaş Dostum
      Cahit Sıtkı’nın dediği gibi “Bilmek yanmaktır büsbütün” Bildiklerimiz olmasa hislerimizin üzerinde nelerin, kimlerin baskısı olurdu. İşte o zaman ona işkence denirdi. Bilgilerim duygularımı baskılıyor. Bu durumlarda duygularımdan yana oluyorum. Sonra duygularım alıp başını uçuyor. O zaman aklımı koyuyorum önüne. Her ikisini harmanlayıp yaşıyoryum. Seni kucaklıyorum ve sevgiler gönderiyorum bir kucak

Bir Cevap Yazın