Eğitim ve Mutluluk

Eğitim ve Mutluluk, Nel Noodings, Çev. Zuhal Bilgin, Kitap Yayınevi, İstanbul: 2006

Kitap üç “ayrım” olarak düzenlenmiş. Birinci Ayrım: Yaşamın ve Eğitimin Amacı Olarak Mutluluk. İkinci ayrım, Özel Yaşam Eğitimi olarak adlandırılmış Üçüncü, son ayrım Toplumsal Yaşam İçin Eğitim konusunda üç alt başlığı kapsıyor.

Kitap genel olarak öğrenciler arasında yaygın olmayan bir kanı ile başlıyor, “mutluluk ve eğitim gerçekten de birbiriyle yakından ilintilidir.” Ancak kendisi de gerçek durumu vurguluyor. “şu sıralar ikisinin giderek karşıt saflara düştüğü.” Yazar eğitim daha doğrusu öğrenme ile mutluluk arasındaki ilişkiyi, “annelik ve öğretmenlik yaşamımda çocukların (aynı zamanda yetişkinlerin) en iyi mutlu olduklarında farkettim.” diye açıklıyor. Mutlu öğrencilerin bayağılaştığı, şiddete başvurduğu ya da zulmettiği nadirdir. O halde ahlaki eğitimdeki temel yönelimimiz, çocuklar için, iyi olmanın hem mümkün, hem arzu edilebilir olduğu bir dünya – çocukların mutlu olduğu bir dünya – yaratmak olmalıdır.

Neden zaman zaman amaçlarımıza açıkça ters düşen araçlar seçerek, hedeflerimizi boşa çıkarırız? Neden çocuklara hem ellerinden geleni yapmalarını söyler, hem de ellerinden gelenin, ötekilerinki kadar iyi değil diye düşük notlar veririz. Daha doğrusu neden not veririz?

Öğretmenler öğrencileri adına mutluluğu tanımlamalıdırlar.

Sanki toplumumuz, okumanın amacının kısaca ekonomik-bireylerin mali durumunu iyileştirmek ve ulusal refahı artırmak- olduğuna karar vermiş gibi. Ne yapmaya çalışıyoruz? Kimin için? Neden? Amaçlarımız ve hedeflerimiz birbirleriyle tutarlı mı?

Neden bütün çocuklara cebir öğretmekte ısrar ediyoruz da bir evin nasıl kurulup yürütüldüğü hakkında hemen hiç bir şey öğretmiyoruz?

Eğer insan yaşamının başlıca amacı nedir? diye sorsaydık, alacağımız cevaplardan biri mutlaka ‘mutluluk’ olurdu. Mutluluğu eğitimin bir amacı olarak kabul etmemiz ve bütün ana mutluluk kaynaklarını tanımladıktan sonra bunlarla uyumlu amaçlar koymamız gerekmektedir.

Günlük yaşamda mutluluğa kaçmanın bir yolu da “şu fani çilemizi bedbahtlık kabul edip, mutluluk ümitlerini öteki dünyaya bırakmaktır.Eğer öteki dünyaya inanır ve onu hakedecek biçimde yaşarsak mutlu olacağımız garantidir.” Çağdaş psikolojinin bu konuyu hemen hemen hiç dikkate almaması şaşırtıcıdır. Böyle ünlü 574 sayfa psikoloji kitaplarından birisi 574 sayfadan sadece 2 sayfasını mutluluk konusuna ayırmıştır. Bununla birlikte psikolojik çalışmalar, betimleyici olmaktan ziyade açıklayıcıdırlar ve normatif değerlendirmelerden (bizi ne mutlu etmelidir) hem de neşe ya da taşkın mutluluk örneklerinden kaçınma eğilimindedirler.

Başkalarının ıstırabını paylaşmak, insanın insani bir varlık olarak kendisinden duyduğu tatmine katkıda bulunur. Keder bazen hemen ardında neşe bırakır. Sadist olmadıkça başkalarının acılarından zevk almayız.

İnsanın mutluluk peşinde koştuğunu inkar etmemize gerek yoktur. Soruyu “Mutlu olmak için nasıl yaşamalıyım?” daha doğrusu “Nasıl Yaşamalıyım?” biçiminde sormak gerek.

Mutluluk bazı dinlerde olduğu gibi sadece inananlara veya akıllı insanlara aralanmış değil “herkese hastır.” Bunun için insanlara neyin mutluluk verdiğini sormak gerekir. Haz almak niye yeterli olmasın ki? Stuart Mill, “Mutluluktan maksat hazdır, acının yokluğudur” demiştir. Buna karşılık Robert Lane, “Batı toplumlarında 2. Dünya Savaşından bu yana gelir, eğitim, sağlık, zeka artıyor ama insanlar daha mutlu değil diyor.” Anılan yazar, mutluluk kaynağının arkadaşlık/dostluk/eşlik olduğuna dair deneysel kanıtlar sunmaktadır. Ama toplumsal baskılar, kıskançlığa, suçluluğa, kendi kendini inkara, rahatına düşkünlüğe, hırsa ve daha birçok geçici ve kalıcı mutsuzluklar da yaratabilmektedir.

Çocuklar açısından zihinsel (akademik) becerinin her şeyin üstüne konulmasının ne anlama geldiğini bir düşünün. İnsanın birinci mevkidekiler arsına “yükselemeyeceğini” erkenden öğrenmesi can acıtıcı olmalı. Sevgi dolu aileler belki bu darbeyi hafifletir; duyarlı öğretmenlerin faydası dokunur; ama bir sürü gencin iddiası olabileceği başka alanlara yönelmesi de gayet doğaldır. Bununla beraber bazıları çetelere katılır, kimi de kurtuluşu içki ve uyuşturucuda arar. Makul insanlar bazen çocukların bu alternatif alanlara örnekse atletizm v.b. yönelimlerden üzüntü duyar. araştırmalar, yoksulluğun çok üstünde, sürekli bir servet artışının genellikle mutlulukta da benzer bir artış getirmediğini göstermektedir. İnsanın yaşamını sürdürmeye yetecek bir ücrete, sağlık sigortasına, güvenli bir konuta ve toplum içnde başını dik tutmasına yetecek bir kısım kaynaklara sahip olması mutluluk için çok temeldir. Bu gün okullarımızda,eğitimciler olarak bizim asıl görevimizin, çocuklara “iyi” bir iş bulmaları için gereken donanımları sağlamak olduğunu sanırız.

Yoksulluk toplumsal bir olgudur, eğitsel değil.

Eğitim doğası itibariyle, insanların kendi benliklerini en iyi biçimde geliştirmelerine -yani gönül okşayıcı hünerlere, yararlı ve tatmin edici mesleklere, kendi kendini anlama yeteneğine, sağlam bir karaktere sahip olmalarına, kıymet bilmeye ve sürekli bir şeyler öğrenmeye azmetmelerine- yardımcı olmalıdır.

Eğitimciler olarak taşıdığımız yükümlülüklerin büyük bölümü, öğrencilerimize mutluluğun girift ve hayranlık uyandıran yanlarının farkına varmalarında, ona dair sorular sormalarında ve mutluluk vadeden olasılıklara sorumlulukla yaklaşmalarında yardımcı olmaktır.

İnsanlar ancak yaşamın amacının mutluluk olmadığını varsaydıklarında mutlu olabilirler.

İçine doğduğumuz koşulları kendimiz seçmeyiz; yaşam, tesadüf edebilecek binbir belayla doludur. Çocuklar bu duygularını dile getirdiklerinde öğretmenler ve veliler “böyle hissetmemelisin” derler. Çok mutsuz olduklarını ifade ettiklerinde “iyi anlarına say” derler.

Bugün içinde yaşadığımız refah toplumlarında bütün yumurtaları nesnel sepete koymaya eğilimliyiz. Okul, eğitimin insanı ekonomik başarıya götürmekteki rolünü vurgulayarak bu eğilimi pekiştiriyor. Bunun ötesinde temelde, çocukların kendilerini mutlu hissettikleri koşulları sağlamamız gerekir. Mutlu çocuklar/insanlar, zalim ve şiddete yatkın değillerdir ve başkalarının acısını içlerinde hissettiklerinde, bu acıyı önlemeye veya gidermeye çalışacaklardır.

Kendimizi uyuşturucunun, alkolün ya da dini-süper bilincin sarhoşluğuna bıraktığımızda ne bekleriz? Sefalet ücreti alan ve hiçbir çıkış noktası bulunmayan erkekler, okuldaki yarışı kaldıramayan çocuklar, yaşantılarından ve kendilerinden memnun olmayan kadınlar kimyasal bir kurtuluşun peşine düşebilir. Öğrencilerin sadece bağımlılığın korkunç sonuçlarını değil, aynı zamanda insanların kaçmak için neden kimyasal araçlardan medet umduklarını da anlamaları gerekir. İnsan, insanların kaçma ihtiyacını çok daha az duyacağı bir okulun/toplumun yaratılması için çalışmalıdır.

Eğitimin, öğrencileri daha küçük doyumlar yaşatan etkinliklerden haberdar edecek ve bunlara katılmalarını sağlayacak fırsatlar yaratması gerekmektedir. Bahçeyle uğraşma, vahşi doğada yürüyüş, çocuk bakma, şafağın söküşünü ya da grubu seyretmek, güzel bir yemek pişirmek, aileyle birlikte olmak için eve gelmek, çok sevilen bir müzik parçasını dinlemek, denizin dalgalarında sörf yapmak, saksıdaki bitkinin çiçek açışını seyretme, şiir okuma, büyükanneyle çay içip kurabiye yemek gibi.

Örneğin çocukları okullarda şiirle tanıştırmalıyız. Yedi yaşın altında olup da şiiri sevmeyen tek bir çocuğa rastlamadım. Ama öte yandan şiiri seven hemen hemen hiçbir ergenle de tanışmadım. Çocukluğun mutlu geçmesini isteriz, ama onu o anda garanti altına alabilmek için gelecekteki mutluluğu da feda etmek istemeyiz. Sözde iyi bir gelecek için şimdiyi feda ederiz.

Geçmişte, geçerli olan “ herhangi bir eğitim programının önemli sayılabilmesi için, insanı özel yaşama değil, kamu/toplumsal yaşama hazırlaması gerekiyordu. Bu miras bugün de hükmünü yürütmektedir.

Gayet derin bir felsefi soru soruyorum: Bir yuva kurmak neye mal olur? Eğer özel yaşam alanı- bilhassa ev yaşamı- mutluluğun yakalanabildiği en geniş arenalardan biriyse, o halde okullarda bu konuya neden daha çok önem vermiyoruz? Bu iş için kız çocuklarının anneleri yanındaki çıraklıkları yeterli midir? Yuvayı, evi yönetmek “kadın işi” “dişi kuş” olayı mıdır? Yuva kurma işi içgüdü ve taklidin ötesine geçecekse kızların da erkeklerin de bu büyük sanat için hazırlanmaları gerekir. Ev sadece bedenin değil hayal gücünün de barınağıdır. İnsanın ilk evi, fiziksel olarak onun içine sinmiştir. Yaratıcı çalışma bir anayurt ister diyor şair.

Günümüz eğitiminde, dikkatimizin odağında mesleki /ekonomik yaşam vardır. Her çocuğun başarılı olmasını isteriz; bu demektir ki her çocuk iyi eğitim veren bir okulda okumalı ve iyi eğitim gerektiren işlere hazırlanmalıdır. Peki ya otobüs veya kamyon şoförü, tezgahtar, tamirci, inşaat işçisi,… olacak olan çocuğa ne olacak? Bu işleri yapmaya kimse istekli olmazsa toplum ne duruma düşer? Bu insanlar okul sisteminin başarısızlığını mı simgeliyor, yoksa onları tek başarının ekonomik başarı olduğuna inandırmakla, asıl başarısız olan biz miyiz?

İhtiyaçlar isteklerden daha kabul edilebilir düzeydedir.Bir avuç isteğimizin olduğu, arzularımızın zihinsel hazlarla sınırlandığı ve özlemlerimizin mantıklı bir biçimde bastırıldığı bir hayatı yine de kabul edilebilir bir mutlulukla sürdürmeyi hayal edebiliriz de, belli ihtiyaçlarımızın karşılanmadığı bir hayatı mutlu biçimde sürüdürmeyi düşünemeyiz.

Tüm insanların belli biyolojik ihtiyaçları vardır. “Yaşam döngüsü” denilen bu ihtiyaçlar: gıda, barınma, örtünme, kendini koruma, şefkat görme, diğer insanlarla birlikte olmak ve bağlantı kurmak ihtiyaçlarıdır. Bunlara “nesnel ihtiyaçlar” denebilir. Aynı zamanda “dışa vurulan” ihtiyaçlar olarak da adlandırılırlar. Liberal ekonomilerde yaşayanların ihtiyaçları, yaşam döngüsünün çok ötesine geçmiştir.İhtiyaçlar kavramı, haklar kavramını öteler ve zemininde yatar.

İnsanlar mutlu olmak ister; bu istek neredeyse evrensel olduğundan, eğitimin amaçları arasında mutluluğun da yer alması beklenir.

İnsanlar eğitimin amaçları ile ilgili sorular üzerinde Platon’un zamanından beri tartışıp duruyorlar ve çağımızda yaklaşık bir yüzyıldan beri amaçlar tartışması, okumayı kökünden değiştirmiş değil. Neden böyle yararsız konuşmaları bir kenara bırakıp, çocukları geliştirme işini doğrudan yerine getirmiyoruz? Öğretmenler bile böyle söylemekte ve yarınki derslerde işe yarayacak bir sonuç vermeyen konuşmalardan sıkılmış görünmektedirler.

Devleti ve sistemi olduğu gibi kabul etmek (onu sadece algılanan işlevini daha iyi yerine getirmeye zorlamak) tehlikeli (ve tembel) bir stratejidir. Eski Yunanda tartışmacılar devletin tebasının ihtiyaçlarına değinirken gerekli insanları üç kategoriye ayırmışlardır. 1) Yöneticiler, 2) Muhafızlar (yedekler ya da savaşçılar), 3) zanaatkarlar (ticaret ve zanaatla uğraşanlar ve diğer çalışanlar). Platon öncelikle belirlenen bu üç sınıfın da devletin iyiliği için en üst düzeyde eğitilmesini, ikicisi, bireyin iyiliği için eğitimin ruhu (iştah/dürtü arzu, mantık, ve can) yüceltmesi gerektiğini belirtiyordu.

Günümüzde belki de çok fazla çocuğu yüksek öğrenime hazırlamaya çalışıyoruz. Peki bunu neden yapıyoruz? Toplumun yüksek öğrenimli insanlara daha mı çok ihtiyacı var? Çoğunlukla demokratik yönetimlerde herkese nimetleri elde etme şansını sunma gereğiydi. Doğru. Ancak bu vaat, bu nimetlere geleneksel eğitim kurumlarından başarı ile çıkıldığında ulaşılacağının sinyalini de veriyor. Pek şu  anda eşitlik adı altında sunulan, okulda başarılı olamayanlar ne olacak?

Eğitsel amaçlar, daima bağrında geliştikleri siyasi toplumun zımni ya da açık amaçlarını yansıtır.Totaliter bir devlet, devletin çıkarını önceleyen amaçlar koyar. Liberal bir demokrasi ise daha çok bireylerin ihtiyaçlarına odaklana amaçlar üretir.

Eğitimde eşitlik düşüncesi ile her çocuğa uygun bir eğitim vermeyi kastediyorsak, her çocuktan aynı performansı beklemek ölümcül bir hatadır. Amacımız unutup sanki bütün çocuklar akademik olarak eşitmiş ve sanki hepsi ayni standarda vurulabilirmiş gibi davranıyoruz. Okullarda dayak ve cinsel istismar konusundaki duyarlılık haklıdır. Ancak bu bir öğretmenin bir öğrenciye asla el sürmemesi anlamına mı gelir? Acaba uygun kucaklamalar kural dışı bırakılamaz mı? Sıfır tolerans kurallarının yaygın kullanımında, feraset genellikle feda edilir ve  esas amaç unutulur.

Herkesin ne öğrenmesi gerektiğine karar verme işini her konuda uzmanlara bırakırız. Oysa bu bir hatadır, çünkü konunun uzmanları hırslarını kontrol edemezler.

Öğrenme süreçlerinde, gözlem ve araştırma teşvik edilmelidir. Hayret ve eğlence duygusunu korumak önemlidir, ama öğrencileri gönül gezdirmenin ötesine yönlendirmek de önemlidir.

Karakter ve Maneviyat

Karakter eğitimi,- yani erdem aşılamaya yönelik bilinçli çaba- ahlaki eğitimin en eski en iyi bilinen formudur. Bizler kuşkusuz tekil fiziki organizmalarız; ama benliklerimiz diğer bedenlerle, nesnelerle, benliklerle, koşullarla, fikirler ve kendi eski benliklerimizin su yüzüne çıktığı anlarla yüz yüze gelmemizin eser. Biz erdemlerin en iyi, sağlam ve mutlu ilişkiler içinde öğrenilebileceğine inanıyoruz. Mutlu  çocuklar nadiren zalim ya da şiddete yatkın olur. Mutsuzluk her iki yönden de ahlaki karakterlerle bağlantılı gözüküyor; o, ahlaki bir yaşam için iyi bir başlangıç noktası ve ahlaki bir yaşam sürmenin de baş tacı edilen bir yan ürünüdür.

Cesaretin erdemler arasında sayılma ayrıcalığını sürdürebilmesi için akılla birleşmesi gerekir. Akıl, cesaretle deli cesaretini ayırt etmemizi ve ayrıca, değer verdiğimiz şeylerin peşinde koşarken erdemli kalmamızı sağlayacak değerlendirmeleri yapabilmemizi sağlar.

Eğer fiziki, zihinsel ya da toplumsal cesaret gerektiren bir davranış geniş bir özen ağı içinde ilişkileri fazla zayıflatmadan veya kırıp dökmeden gösterilen cesaretin erdem olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bir davranışı yapan kişi, bilerek ya da bilmeyerek başkalarına zarar veriyorsa o davranı erdemli değildir. Bu bakımdan

Savaş erdemli bir davranış değildir.

Eğitimciler ve veliler dürüstlük erdemini yere göğe koymasalar ve çocuklarının bu erdemi kazanıp hayata geçirmesi konusunda ısrara etseler de, okul müfredatlarında büyük haysiyetsizliklerin objektif bilgi kılığında sunulmasına göz yumarlar.

Yapmamız gereken “insani tepki” dediğimiz ahlaki duyarlıkları eğitmektir. Eğer cesaret bir tema ise, suç işlemeye şiddet içermeyen bir biçimde direnenlerin gösterdiği cesaretin altı çizilmelidir.

Teknolojiyi durdurmak için artık çok geç. O halde artık psikolojiye eğilmemiz gerekiyor. Evet, psikolojiye, ama daha da önemlisi eğitime!

Özel yanınıza sahip çıkın. Yapmaktan kendinizin en fazla tatmin olduğu, çevrenizdekilere de en büyük faydayı sağlayan şeyi yapmaktan sakın vazgeçmeyin. Azim için kafada önceden tasarlanmış bir plan ve belli bir hareket çizgisi şarttır. Her şeyde en mükemmelini mi yapmalıyız, yoksa akıllıca ve cesurca davranıp en iyi olduğumuz işlere mi atılmalıyız? Öğrenciler eğer kendi seçmedikleri görevlerde elerinden gelenin en iyisini yaptıklarında C alabiliyorlarsa, çoğu çaba göstermekten vazgeçecektir. Bu gençler “bir gün” mutlu olma hayaliyle – her şeyde en iyisini yapmaya konulan ödüller için uysalca ter dökerken- hayatı ertelemektedirler. Böyle bir söylemle 5’ten şaşma, 6’yı aşma türü vasat bir başarıyı mı teşvik ediyoruz?

Hayır, tam aksine. Her şeye aynı çabayla- en iyisini yapma çabası- yaklaşmak, vasatlığa giden en kestirme yoldur.

Bir çok insan için karakter, maneviyatla yakından ilgilidir ve doygun bir manevi hayat büyük bir mutluluk kaynağıdır.
Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın