EDEMÜRSİT Hikâye Gibi

Sunumun başlığını seçerken, iletmek istediklerimin tümünü kapsamasını istedim. Kısaltılmış olarak yazmasaydım bu sununun başlığı Eğitim Denetiminde Müfettişler Rehberler Soruşturma İnceleme ve Teftişi olacaktı. O zaman siz dinleyenler veya okuyanlar daha başlangıçta zihinsel bir yorgunluk ve yılgınlık haline girebilirdiniz. İşin hikaye kısmını sorarsanız, eğitim denetimi zaten hikaye, şimdilerde yılan hikayesi gibi.

Hikâyenin başlangıcı biraz eski. Gerçekte “biraz değil” çok eski; benim gençliğime kadar, yaklaşık yarım yüzyıl (54 sene) eskiye, hayır eskiye değil “geriye” gidiyor. İlk kez müfettişi 1969 yılında gördüm. Kıdemli meslektaşlarım müfettişlere ilişkin öyle yaşantılarını anlatıyorlardı ki, bazı yerleri Alladdin’in lambasından çıkan dev veya cin gibi, bazıları cinayet soruşturması gibi anlatırlardı. Hatta efsaneleşmiş Bakanlık müfettişleri vardı. Onlara, o dönemin etkili bir temizleme tozundan esinlenerek “fay” diyorlardı. Gittiği yerlerde soruşturma sonunda öğretmen ve yöneticileri (temizler) kitlesel “zorunlu nakilleri” çıkarırmış. Okulun öğretmen ve çalışanların hatta ailelerin bir dilimi kaygılı, gergin, sinirli, öfkeli biraz da korkuyor. Diğer yarısı başarmış olmanın, kendilerince haklı olmanın güveni içindeler; çünkü onlar şikâyet eden taraf. Geldiler; ambarları, döner sermaye kasasını kilitlediler; mühürlediler. Müdür yardımcılardan odası en geniş olanı boşalttık onlara tahsis ettik. Yemek tabelasına üç kişi daha ekledik. İçlerinden biri diğerlerinden daha farklıydı, hep diğer ikisinin önünde yürüyor, çantasını onlardan biri taşıyor, diğer ikisi ona “üstat” diye hitap ediyorlardı. Kimselerle konuşmuyorlar, yemekleri odalarına gidiyor, boş zamanlarda okulun geniş arazisinde üçü birlikte geziyorlardı. Şikâyet konularının doğrudan muhatabı ben değildim. Ancak soruşturma konusu yönetimin en genç üyesi bendim. Bir öğlen sonrası hademe ile çağrıldım. İçeri girdim, üstat oturmamı istedi, oturdum; konuyu açıkladı özet: Bir grup öğretmen ve yönetici okul müdürünü şikâyet ediyor. Ayağa kalkmamı, yemin etmem buyurdularve kılavuzluk ettiler. Yedi aylık öğretmen ve üç aylık bir müdür yardımcısı olarak ilk kez bürokratik bir ortamda “doğru söyleyeceğime namusum ve şerefim üzerine” yemin ettim. Öğrencilerin yemekleri kötü çıkıyor, çünkü erzak, ambardan “devletin” öngördüğü miktarlarda çıkarılmıyor; okul müdürü gönderilen ödeneklerin sarfını kısıyor, harcamıyor, geri Bakanlığa göndererek durumunu pekiştirmeye, göze girmeye çalışıyor. Durum benim sorumluluk alanımdaki belge ve maddi durumun tespitini gerektiriyordu. Bin yüz yatılı öğrencisi olan okulun “tahakkuk satın alma” müdür yardımcısıydım. Sordular cevap verdim, uzattıkları kâğıda yazdım imzaladım. Erzak ambarını saydılar, satın alma belgelerini istediler. Suç “sübut buldu.” Ambardaki domates salçası tenekelerinden birisi sızmış, çürümüş. Yaklaşık on iki kilo devletin domates salçası korunamamış. Ambardaki malzemeler üzerinde yapılan tesadüfî tartı ve sayımlarda bir teneke yaklaşık on kilo salça ambarda fazla çıkıyor. Hüküm: Çürüyen bir teneke salçanın ambar memuruna ödettirilmesine, fazla on kilo salçanın yeniden ambar kayıtlarına geçirilmesine. Gençtim. Eyleme en yatkın dönemdeydim. Birlikte çalıştığım insanların önemini kavramıştım. Ambar memurunu çağırdım, o çürümüş bir teneke salçayı götürüp çöpe atmalarını söyledim. Ertesi gün uygun bir zamanda ambarda tesadüfî yöntemle kontrol yapan müfettişe, birlikte çalıştığım insanlara ve kayıtlarımıza güvendiğimi, salçanın tabelaya göre gramla değil ama kepçe ile her zaman göz kararı verildiğini bu nedenle fazla çıkma olasılığının zayıf olduğunu, mümkünse bir kez daha sayım yapmalarını, tartmalarını söyledim. Oturuyordu, ayağa kalktı, elinin birini omzuma koydu:” Muavin Bey seni şimdi daha iyi tanıdım; iyisin! sen işine bak” dedi. Bir duygu yaşadım o an. Elli sene sonra nasıl bir duyguydu, neydi? Beni teşvik mi etti, kalıpladı mı, güven mi verdi, duygularımı sildi mi? Belki de hepsi.

Soruşturma bitti. Bakanlık müfettişlerimiz ayrılmadan önce tüm yönetim takımını okul müdürü odasında topladılar. Çok iyi hatırlıyorum, okul müdürü, masasında koltuğunda oturuyordu. Üstat konuştu, okul yönetimi hakkında tespitlerini belirtti, bir parça emir havasında önerilerini sıraladı. Özellikle yemekhanedeki masaların çok “kötü” iştah açıcı ve sıhhî olmadığını, laboratuardaki yeni masaların yemekhaneye konmasını istedi. Sonunda okul müdürüne söz verdiler. Okul müdürü kendilerine teşekkür etti; saygılarını sundu. Rahat ettirmek konusunda bir yetersizlik olmuş ise bunun var olanların yetersizliğinden kaynaklanmış olabileceğini vurguladı. Onların tespitlerine ve önerilerine ilişkin açıklamalar getirdi. Laboratuar masalarının yemekhaneye verilmesi konusunda; “Biz onları yeni yaptırdık. Yıllardır iyi bir laboratuara çok ihtiyacımız vardı. Siz önerilerinizi raporunuzda Bakanlığa iletebilirsiniz, ancak laboratuar masalarını yemekhaneye vermeyi düşünmüyorum.” Dedi. Bir duraklama oldu iletişim çemberi yamuldu elips oldu sanki. Sonra biçimsel, resmi konuşmalar yeniden yerleşti ortama. Sonunda geldikleri gibi gittiler. İşte benim ilk müfettiş, soruşturma yaşantım. Kazanımım ne? Teftiş iyi fakat müfettiş her şey değildir. Denetim yönetim değildir.

Hikâyenin devamı da biraz eski. Gerçekte “biraz değil” göreceli biraz olarak eski; benim gençliğime kadar, yaklaşık kırk (40 sene)eskiye, hayır eskiye değil “günümüzden biraz geriye” gidiyor. Toplu halde bana “Hoş geldin” ziyareti için gelmişlerdi. Orada tanıştım milli eğitim müdürü olarak ilköğretim müfettişleri başkanı ve üyeleri ile. Zaten bütün müdür yardımcılarımın da hepsi ilköğretim müfettişliğinden gelmişlerdi. Sporcu, yazar, tüccar, filozof, şair, kuşkulu tipleri ile iyi bir takımdı. Onlardan çok şey öğrendim. İmkân buldukça kendileri ile bireysel veya grupla köylere, okullara gider, yol, okul müdürü, öğretmenler ve vatandaşlarla olan iletişimlerini paylaşırdım. Zamana, konuya, biçime, öğretime, yasalara, unvana özenirlerdi. İli karış karış olmasa bile, okul okul gezen bu meslektaşlarımın bir tek rakibi vardı: Bakanlık müfettişleri. Bakanlık müfettişleri ne kadar aristokrat ise, ilköğretim müfettişleri o kadar Anadolu’dur bence. İlköğretim ile orta öğretim arasında bu gün bile hala kapatılamayan bir “öğrenimde çağdaşlık” açıklığı vardır ki bu farklılığı ilköğretim müfettişlerine borçlu olduğumuzu sanırım. Öğretmenlik deneyimi dışında “teftiş” konusunda, yeterli doyurucu bir “mesleki” eğitimden geçtikleri pek söylenemez. Bakanlık bu yeterlik alanını genelde kurslarla kapatmaya çalışmıştı. İstatistik, bilimsel araştırma, sosyoloji, antropoloji, iletişim, yabancı dil, yazılı anlatım alanlarında o gün çok fark edilmeyen açıkları vardı. Yazdıkları bütün raporlarını ve sicillerini okumak gibi merakım vardı. Maddeleri işaretlermiş gibi standarttı raporları. Soruşturmalarda yansız olma özeni içinde sakıngan bir tutumları gözleniyordu. Çoğu kez okul yöneticileri ile aralarında mesleki rehberlik için gerekli farklı yeterlikleri ve birikimleri yetersiz kalıyordu. Onları uzun köy yolları, mahrumiyet, yoğun hizmet beklentisi değil en çok Bakanlık müfettişleri tarafından soruşturulmaları yıkıyordu. İçlerinde önlemsiz bir “bağımsızlık”, “mutlak yetkili” isteği tutuşmuştu. Denetimin, bağlı olduğu yönetimin bir bütünleyicisi, aracı olduğu düşüncesini kabullenmekte zorlanırlardı. “Raporumuza yazdık ama kimse tınmadı;” yakınması çok yaygındı. Denetim, teftiş, soruşturma raporlarının bir deste öneri, inceleme, rehberlik raporlarının bir dilim veri, bilinti (enformasyon) içerdiğini, bunların değerlendirmesinin, kararlarla ilişkilendirilmesinin yönetime ait olduğunu paylaşmak konusunda çok cimri davranırlardı. İlin eğitim yöneticisi olarak “siz bizim en güvenilir haber, bilgi, kanalımızsınız. Siz olmazsanız yönetici olarak iki yönlü iletişimlerimizin çok sınırlı kalacağı, kararların zayıf verilere dayalı olacağını bu nedenle milli eğitim müdürlüğünün sesi, soluğu, gözü, kulağı, hatta burnu olduklarını vurguladığımda sanki gururlanırlardı ama özerk veya bağımsız olmak var ya! Bu dönem, ilköğretim müfettişlerine ilişkin sözlü veya yazılı hatıra, hikaye fıkra hatta efsanelerin en yoğun üretildiği dönemdir. “Bir müfettiş varmış, bir köye gitmiş; şey yani gidecekmiş yolda ormandan geçerken önüne bir ayı çıkmış…

Hikâyenin geri kalanı çok eski değil. Gerçekte göreceli olarak biraz eski; “günümüzden biraz geriye” benim akademik gençliğime kadar, yaklaşık bir kuşak (25 sene)eskiden kesilip alınmıştır. Okul veya eğitim yöneticisi olup da doktorasını yapanların iki elin parmaklarının katları kadar olduğu dönemde, yeni/taze (genç değil) bir akademisyenim. Eğitimciler ve yöneticileri anlamlı bir “sendikal” dönemi yaşamış ve yaşatmışlar. Alabildiğine fikir çeşitliği içinde yüzüyor eğitimciler. Sendikal faaliyetlerin yasaklanması nedeni ile keskin “dernekleşme” faaliyetleri hızla yayılıyor ve alabildiğine çatışıyor dernekler. Örneğin bir dernek genel kurulunda on altı farklı düşünce ve eylem grubu olduğu bir tür sendika dernek karışımı etkinliklerin dönemidir bu dönem. Alandan, uygulamadan gelen genç bir eğitim yönetimi, teftiş ve planlaması alanında doçentim idim o zaman. Sivil toplum örgütleri ile tanışıklığım çok yeni. Ancak okul yönetimi ve öğrenim uygulamalarına ilgim yüksek, alanda kendi çapımda araştırmalar yapıyorum, Bakanlığın hizmet içi eğitimlerine katılıyorum.

Uygar bir davranışla, randevu alarak geldiler; yaklaşık beş kişilik bir grup. Bağlı oldukları derneğin adını tam olarak hatırlamıyorum; ancak isminin sonunda “der” ekinin olduğundan eminim. Güzel bir iletişim ortamı oluşturdular. Öğretmenlerin, özellikle, ilkokul öğretmenlerinin müfettişlerden olan yakınmalarını aktardılar. Müfettişlerin tutum, davranış ve uygulamalarından çarpıcı örnekler verdiler. Bu mesleki paylaşım ortamının sonunda, “Bakanlığa öğretmen teftişinin kaldırılması için başvurmak için hazırlık yaptıklarını benden de bu konuyu destekleyen, yayınlanmak üzere bir yazı vermemi istediler. Anladım bir “fetva” almak için gelmişlerdi.

O dönemde sahip olduğum “klasik” ve “neoklasik” yönetim kuramlarının üzerinde yükselerek gruba yöneldim. Yönetim süreçlerini sıraladım: Karar, planlama, iletişim, koordinasyon, denetleme. Bunlara bazı yönetim bilimcileri tarafından bazı farklı süreçler eklendiğini, örneğin bütçeleme, raporlama gibi; benim iletişimi ayrı bir yönetim süreci olarak görmediğimi, bu etkinliğin tüm süreçlerinin içini doldurduğunu, çevresini kuşattığını açıkladım çalışma odamın perişan ortamında. Son olarak bu yönetim süreçlerinin üçten daha az olamayacağını, bunların: Planlama, yöneltme ve denetleme (değerlendirme/kontrol/teftiş)olacağını söyledim. Değerlendirmesi/denetimi/kontrolu yapılmayan bir eylemin oyun olarak bile nitelendirilemeyeceğini vurgulamaya çalıştım. Değerlendirme süreci olmaz ise karar vermenin dönütsüz ve verisiz kalacağını, planların geçerlik güvenirliklerinin belirlenemeyeceğini, sistemin etkililik, verimlilik boyutlarında bir şey söylemenin olanaksız olduğunu, yönetimin organlarına felç geleceğini bu nedenle teftişin ve müfettişin yönetimin vazgeçilemeyecek boyutlarından biri olduğunu, teftişi kaldırmak yerine geliştirilmesi gerektiğini, sadece bilerek değil özellikle inanarak beyan ettim.

Mutlu oldular mı? Bilmiyorum. Ancak gelecek için umutlandıklarını hissettim. O güzel insanlar, meslek için çaba gösteren o meslektaşlarım şimdi nerelerdedir bilemiyorum. Fakat teftiş veya denetim hala Bakanlığın, maarif düzeyinde sıcak gündeminde. İlköğretim müfettişleri ise , “onlar erdi muradına.” Bakanlık müfettişlerinin kerevetine çıktılar. Gökten üç elma düştü isteyen sahip çıksın. Yönetmeliğine, statüsüne, çocuklarımızın geleceğine.

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın