Barış ya da Huzura Giden Uzun İnce Bir Yol: Eğitim

Bu sunum 23-25 Haziran 2014 tarihlerinde Öncü Eğitimciler ve TİKA işbirliği ile düzenlenen, Birinci Öncü Öğretmenler Zirvesi programının açılış konuşması olarak tasarlanmıştır. Sunumun hedefi, Zirvenin ilk günü, değişik düzeylerdeki protokol konuşmalarından sonra yaklaşık üç gün sürecek, yoğun bilimsel bir izlence öncesinde, katılımcılara bir nefes aldırmak, zihinlerinde bilimsel düşünmeye, katılım ve müzakereye uygun, az stresli, güdülenmiş bir alan oluşturmaktır.

Siz katılımcılara “haziruna” (son zamanlarda katılımcılar yerine bu deyiş moda oldu) evrensel boyutta, ancak daha çok hayali ve hamasi, ilk insanla yaşıt bir konudan, tarihçesine girmeden barıştan/Huzurdan söz etmek için hazırlandım.

Bin Bir Gece Masallarının 654. gecesi, Şehrazat, Şehriyar’a masal anlatmayı sürdürüyor: “Bereketli yılın bütün buğdayları, padişahın ambarlarına doldurulmuş. Saray görevlileri baharda altına dönüşecek buğdayları korumak için ambarın her tarafını en ince noktasına kadar kontrol edip sıvamış kapatmışlar. Ancak eşiğin altındaki çok küçük bir deliği görememişler. İşte oradan, bir karınca girmiş bir buğday tanesi alıp çıkmış. Sonra bir başka karınca girmiş bir buğday tanesi alıp çıkmış. Ardından bir karınca daha girmiş bir buğday tanesi alıp çıkmış. Bir karınca daha girmiş bir buğday tanesi alıp çıkmış.” Şehriyar sabırsızlanır, sinirli bir sesle, sonra!? Diye sorar. Şehrazat buğdayların bitmediğini hatırlatarak devam etmiş;” bir karınca kapının altından girmiş bir buğday tanesi alıp çıkmış, sonra bir karınca

Günümüzde (2014) barışın dile getirilişinde, müzakere edilişinde, aranıp sorulmasında böyle bir ortam var. Gerçekçi olmak gerekirse dünlerde de böyleydi; barış hep konferanslarda konuşulan bir türlü ulaşılamayan bir tür uluslar ya da gruplar arasında sanki siyasi mecaz gibi yaşanmaktadır. Uygulamada zengin bir kapsama alanı vardır barışın; yazıda, çizide, görselde, sözde, heykelde, isimde, unvanda, program ve projelerde, sokakların, çocukların adlarında bolca “barış” var. Barışın logosu, sembolleri, dernekleri, yarışmaları, ödülleri, konferansları, edebiyatı, sanatı var; konuya hazırlanırken öğrendim “barış duaları”da varmış. Gerçekten barış adı altında hemen her şeyi var, ne yazık ki “barışın” kendisi yok. Sadece çok yaygın biçimde “barış girişimleri” var.

Gerçekte barış, savaşın bir doğurgusudur. Savaş olmasaydı barıştan söz etmeye gerek kalmazdı; ayrıca sadece barış ve huzurun hüküm sürdüğü bir dünyada barışı sezinlemek, tanımlamak zor olurdu. Evrenin karşıtlar, zıtlıklar üzerine kurulan bir düzeni, diyalektik kutupluluğu vardır. Yin ve Yang Uzakdoğu felsefesinde evrendeki bu diyalektik kutupluluğu gösteren karşıt çifttir. Bir daire ve içlerinde karşıt kutbunu taşıyan siyah-beyaz ile aşağıdaki şekilde sembolize edilir.

Yin ve YangYin ve Yang sözcüklerinin etimolojisi şöyledir: Yin bir tepenin gölgelikli kuzey yanını,

Yang da güneşli güney yanını tanımlar.”

Yin, kadın, su, hava, durgunluk, durağanlık, edilgenlik, büzülme, eksiklik, karanlık, ölüm, ay, gece ve siyah rengi ile sembolize edilirken;

Yang, erkek, ateş, toprak, devingen, yenilenme, yaşam, aydınlık, değişim içerisinde olan, aktif, etken, genleşme, taşkınlık, güneş, gündüz ve beyaz ile sembolize edilir.

“Yin ve Yang birlikte Tao’yu meydana getirirler. Tao ‘yol’ anlamına gelir. Evrendeki her şey Yin ve Yang enerjilerinden türemiştir. Her zaman birbirleriyle etkileşim halindedirler.” (Berk/Yüksel/http://blog.milliyet.com.tr/yin-ve-Yang/Blog/?BlogNo=268745)

Savaş, Yin gibi bireyin ya da toplumun, yaşamın acılı, korkulu, kaygılı, ızdıraplı tarafıdır. Barış yaşamda dostluk, uyum, birlik, sükunet, huzur, mutluluk demektir, tıpkı Yang gibi. Yin ve Yan’gın birlikte varolması gibi dünyada savaş ve barışın birlikte varlığı düşünülerek yola çıkmak daha yol gösterici olacaktır. Bu bakımdan okullarda salt barış şarkıları, şiirleri, resimleri, oyunları ile yürütülen öğrenim etkinlikleri kapsamında savaşa da vurgu yapılmalıdır. Savaşların nedenleri, süreci, sonuçları yalın, yansız, gerçekçi biçimde çocuklara sunulmalıdır. Çocuklar, “barışta oğulların babalarını gömdüklerinin, savaşta ise babaların oğullarını gömdüklerinin” bilincine ulaşmalıdırlar. Bu bu tür bir bilinçlenme düzeyine ulaşmak, bu satırları yazmak kadar kolay gelmiyor bana. Bu anlamda sunumun başlığı Barış ve Huzur: Eğitimde Uzun İnce Bir Yol biçiminde yazılmıştır

Okul, yapay, politik bir öğrenim çevresidir, Bu çevre barışın erdem düzeyinde zihinlerde gelişmesi yönünde etkili olabilir mi? Kesin “evet” cevabı veremeyecek kadar kuşkuluyum. Eğitim kurumları, okullar, ulusların eğitim sistemleri, o toplumun düşün, yaşam, geçim bileşkesi olan kültürlerinin bir aktarma alanı hatta aracı konumundadır. Papa Francisco, İsrail başbakanı Simon Peres, Filistin Başkanı Mahmut Abbası “gelin evime birlikte barış için dua edelim” diye Roma’ya davet etti; 8 Haziran 2014 günü dua edildi ve barış için bir zeytin ağacı dikildi. Bütün dünyanın bu duaya amin dediği gün Pakistan, Irak başta, dünyanın her yerinde yüzlerce kişi savaşlarda öldü. Kuşkusuz dualar bir rahatlamadır; ancak savaşın nedenleri üzerinde oluşturulacak toplumsal bilinç, barış için daha güvenilir bir hareket noktası olabilir.

Bilinç, bir konuda bilinçlenme insan doğası, özellikle beynin gelişmişliği ile ilgili bir durumdur. Buradaki temel soru, insanların savaşmaya yatkın bir yapıda doğup doğmadıklarıdır. İnsanlar dünyaya fıtratları (kişisel özellikleri) ile gelmektedirler. Çocuklar doğarken taraflı bir içgüdü, tercih, adaptasyon içermeyen ancak her şeyi öğrenmeye yetkin beyinleri ile gelirler. Birey bir örgüt ortamında doğar, büyür, bu örgütlerin tanımladığı ortamlarda yaşar, onlara hizmet eder ve zihinsel olarak bu çevrede gelişir. Yaşayıp geliştiğimiz çevrenin din, aile yapısı, yaşam biçimi, sosyo ekonomik düzeyi, ana ekonomi akımları yukarıda kültür öğesi olarak tanımlanan “yaşam biçimini” belirler. Bu yaşam biçimi ülkeden ülkeye farklılıklar gösterse de temelde aynı, tüketim kapitalizmidir. Tüketim kapitalizmi “akla uygun” bir yaşam modeli olmaktan çok ve lüks üretim, daha çok satmak ve daha çok kazanmak ilkelerine dayanır. Bireyi ve toplumları her boyutu ile kapsayan bu model savaş için içten içe işleyen kurulmuş bir saat gibidir. Çünkü kapitalizmin dürtülerini karşılayan üç durum aynı zamanda savaşlar için uygun ortamlar oluşturmaktadır.

  1. Coğrafya/Çevre, 2. Artan/fazla nüfus, 3.Lüks/gösterişçi aşırı tüketim.

Bu üç alan, savaşı sırtında taşıyan, doğal, toplumsal, ekonomik sistem tarafından düzenlenmiş ve öğrenilmiş durumlardır. Ayrıca bu üç alan birbirlerinin barış karşısındaki olumsuzluklarının hem nedeni hem de sonuçlarıdır.

Eğitim uzun ince bir yolda, bireyi tabiatın bir parçası olduğu, doğal çevresi ile uyumlu yaşamasının, hayatta kalabilmesinin, mutlu olmasının ön koşulu olduğu; çevreyi tüketmenin ve kirletmenin kendi aleyhine olduğu yönünde geliştirilmelidir.

Bireye üreme ve çoğalmanın doğal gerekçesinin yaşamının bütününü kapsayan bir yönelim olduğu, cinselliğin duygusal gururu ve bu gururu kontrol altında koruyarak yaşamın gerekliliği kazandırılmalıdır.

Temel ihtiyacı aşacak biçimde yapılan her türlü fazladan harcama lükstür. Eğitim ortamlarında bireylere temel ihtiyacın karşılanmasında gönüllü sadelik ve yalınlık ilkelerinin kazandırılması için daha başlangıçta eğitim ortamlarının da bu anlayışla tasarlanıp donatılması ve işletilmesi gerekir. Nitel anlamda lüks, yaşam öğelerinin “ziyan” edilmesidir. Werner Sombart, Aşk Lüks ve Kapitalizm adlı çalışmasında, bu öğelerin kapitalizmin biyolojik, duygusal ve ekonomik dürtüleri olduğunu; özellikle bu iki alanın kadınlar tarafından geliştirdiklerini tarihi belgelerle kanıtlama çalışır. Hepimizin sahnede bir sanat eseri olarak alkışlayıp seyrettiğimiz Truva Savaşı’nın nedeni, yakışıklı Paris’in Sparta Kralının karısı güzel Helena’yı kaçırması olduğunu hatırlıyoruz.

Kapitalizm varlığını ve ağırlığını tüketim yoluyla sağlayan bir ekonomik bütünlüktür. Bireyin fıtratındaki doğal gelişim özelliklerini “daha çok”, “daha güzel/lüks” tüketim için biçimlendirmektedir. Yakın ve uzak çevresini “öğrenim/gelişim ortamı” olarak yaşayan çocuğun yukarıda verilen kapitalizmin üç etkenine karşı başarı kazanması mümkün müdür? Bu soruya hemen,“evet” yanıtını vermek zor olabilir. Ancak eğitim/öğrenim yoluyla kapitalizmin “vahşi” niteliği sınırlandırılabilir. Bu amaçla çocuğun beden, ruh ve zihin gelişimini gerçekleştirecek ortamların gözden geçirilmesi, yeniden tasarlanması donatılması mümkün görülebilir. Örneğin okullardaki kantinler, sade, yalın, sağlıklı yaşamak ilkeleri açısından gözden geçirilebilir. Eğitim sürecinde hemen her konuyu kapsayan “Biz bir milletiz” söylemi geniş kapsamda barışa gitmek için ne kadar geniş bir yol açar düşünmek gerekir. Öğrenmenin ilk ve temel konusu “büyük parantezin” açılması, çocuklara “biz insanız” duygusunun verilmesi olmalıdır. Çocukların beyinlerinin gelişimi aşamasında duyguların, heyecanların, korunmanın merkezi limbik sistemde yerleşmiş amigdala (beyin bademciği) ile kontrol, mantık, karar verme bölgesi ön frontal bölgenin denge içinde gelişmesine yönelik etkinlikler merkeze alınmalıdır.

Meydanlarda havaya güvercinler uçurarak, onların gagalarında bir zeytin dalı ile barışın gelmesini beklemek gelip geçici, heyecan verici yaşam dilimleridir. Ödüller, konferanslar, kulüpler, şiirler-şarkılar, parklar, heykeller, kolyeler/takılar, anlaşmalar sözleşmeler, barışı getirmek için açılan savaşlar hepsi insan doğasına giydirilen renkli düşün, yaşam ve geçim biçimlerinin dalgalanışlarıdır.

Papa Francisco, Mahmut Abbas, Simon Peres, Bartholomeos 8 Haziran 2014 günü birlikte barış için dua ettikten sonra, Vatikan’ın bahçesine bir zeytin ağacı diktiler. Dualarına “amin” diyerek katılıyorum. Zeytin ağacının kurumaması için de duacıyım. Yetiştiğinde ürün olarak derlenecek bir etek zeytin, üç muhtaç Filistinli’nin ihtiyacını karşılar İnşallah; eğer bir tüccar çıkıp zeytinleri hasat edip, zeytinyağı olarak satmazsa.

SEVDA ÜSTÜNE

Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır
Kitaplara göre insan
Karanlıkta yüzüne bin mumluk lamba tutulmuş
Gözleri, yüreği kamaşmış insandır
Aptaldır, hastadır, kahramandır
Bütün kitapları yakmalı
Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır
İçinde bir tek suret yaşayan yüreğe
Yürek mi derler
Bir tek yaprak veren dalın boynun burarlar
Bir tek meyve veren dalı keserler
İnsan dediğin bir buğday tarlası gibi olmalı
Esti mi rüzgar bir değil milyonlar için esmeli
Bir tek meyve veren dalı kesmeli
İnsan dediğin derya misali
Üstünde milyonlarca dalga
İçinde kıyametler kopmalı
İnsan dediğin derya misali
Uçsuz bucaksız olmalı.
Gel çıkalım sevgilim gel
Gel kurtulalım birler hanesinden
Çekelim gidelim bir uçtan uca
Açalım yüreğimizin kapılarını sonuna kadar
Sevelim sevelim sevelim
Sevebileceğimiz kadar

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Lütfen yukarıdaki şiiri, altı çizili iki kelimenin yerine “barış” sözcüğünü koyarak okuyun.

Teşekkür ederim.

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın