Armut Dibine Düşmeyince (Anne Babalar, Çocuklar ve Kimlik Arayışı)

Yazar: Andrew Solomon (Çeviren Nurettin Elhüseyni)
Yapı Kredi Yayınları 2014

Bir kitap ilginizi çekiyor, internet üzerinden ısmarlıyorsunuz ve en geç üç günün sonunda kapınızda size yaklaşık bir kilo ağırlığındaki paketi uzatıyorlar. Açıyorsunuz, bir kitap: 846
sayfa. Ben genellikle kitap sergisi veya fuarı gezemem; o çok yoğun ortamın yığışık sunumdan, yoğun gezicilerinden zihnen ve biyolojik olarak rahatsız oluyorum. Bu kitabi vitrinde/rafta görüp, elime alıp baksaydım alır mıydım? Şüpheli.

Çoktandır siz meslektaşlarımla gözlerim, gözlüklerim nedeniyle “anıtsal” nitelikte bir kitap paylaşamadım. Bu anlamda en son sanırım Steven Pinker’in Boş Sayfa adlı eserini özetlemiştim. Hani bir halk türküsü var: “Gine gam yükünün kervanı geldi/Çekemem bu derdi bölek seninle.” Bu misal, bin sayfaya yakın bu yeni kitabı bütünüyle bir defada okuyup paylaşmak benim yaşımda biri için kolay değil. Bu nedenle bölüm bölüm okuyup özetlemeye çalışacağım. Zaten her bölüm kitabın bütünlüğünde ayrı bir farklılığı işliyor. Bu demek sizinle birkaç kez dibine düşmeyen armutları paylaşacağız. Belki de bölümler arasından bir seçki yaparız.

Yazar Solomon gey (eşcinsel erkek), aynı zamanda Yahudi. Dahası çocukluğunda disleksi bir çocuk ve deyişine göre şimdi de tümüyle kurtulmuş değil. Yazar on yıl boyunca üç yüzden fazla aile ile yaptığı görüşmelere dayalı olarak hazırlamış kitabı. Bu nedenle kitabın yaklaşık 150 sayfası “Notlar” ve “Kaynakça”ya ayrılmış. Bu demek, sadece yararlandığı kaynaklar ve açıklamaların sayfaların toplamı, normal orta boy bir kitap kadar. Solomon’un bu denli zengin bir kaynakça ve taramaya dayalı olarak hazırlanan kitabı için, yukarıda sözünü ettiğim, Boş Sayfa kitabının yazarı Steven Pinker, “Her on yılda ancak bir kez ortaya çıkan anıtsal bir kitap” değerlendirmesini yapıyor.

Yazar, kitapta kendisi gibi yaşamda yatay ve dikey yönlerden “farklı” on iki grubu incelemektedir. Bu gruplar, 1. Oğul, 2. Sağırlar, 3. Cüceler, 4. Down Sendromu, 5. Otizim, 6.Şizofreni, 7. Engelliler, 8. Harika Çocuklar, 9. Tecavüz, 10. Suça Yatkınlık, 11. Trans- Cinsiyet, 12. Baba. Bölüm başlıkları ile verilmiştir. Bölümlerin her biri belirli bir soru dizisini ortaya koyuyor.

Kitapta geniş çapta yer alan görüşmelerin, genellikle Amerikalı ve İngiliz aileleri ile yapılmış olması okumalarda dikkat edilecek bir husustur. Ancak yazar, Ruandalı, Bali ailelerle de görüşmeler yapmıştır. Çalışmada teknik olarak zaman zaman istatistik kullanılmışsa da daha çok anekdotlara dayanmıştır. Çünkü yazara göre sayılar yönelimlere işaret ederken, hikayeler kargaşayı göz önünde tutar. Yazara ve kitaba ait bu ilk bilgilerin paylaşımdan sonra yazdıklarımı okumaya devam etmek veya etmemek, düşünceleri irdelemek, meslektaş olarak alana, uygulamaya aktarmak, aktarmamak sizin kararınızdır. Saygı duyuyorum.

İlk paylaşımımızın başlığı “Oğul”; yaklaşık 55 sayfa.

Oğul

Bebek tek başına var olamaz. Temelde bir ilişkinin parçasıdır o. İki kişi bebek sahibi olmaya karar verdiğinde bir üreme eylemine girişirler. Üreme kavramı, olsa olsa boylarından büyük işe kalkışmalarından önce, anne baba adaylarını rahatlamak için kullanılır. Ebeveynlik, bir yabancı ile kalıcı bir ilişkinin ortasında bulmaktır kendini. Günümüzde doğum kontrolü ve doğurganlık teknolojileri seks ile üreme arasındaki bağı koparmış bulunuyor. Cinsel ilişki mutlaka bebek doğumuna yol açmadığı gibi, bebek sahibi olmak için de şart değildir. Çocuklarımızı bize benzedikleri ölçüde sevmeye eğilimimiz vardır. Belirgin engeller anne babaların gururunu ve mahremiyetini kırar. Onları bizlerdeki en iyi yönleri yansıttıkları için değil, oldukları gibi sevmek bize bir hayli ağır gelir. Anne baba için en sevindiri şey başarılı ve bağlı çocuklara sahip olmaktır. Buna karşılık anne babalar için çocukları tarafından hayal kırıklığına uğratılmaktan reddedilmekten daha kötü bir şey yoktur. Biz anne babalar ve öğretmenlerin bilmeleri gereken şudur:

Çocuklarımız bizimle bir değildir.
Onlar, atalarımızdan gelen genler ve ortaya çıkmaya hazır gen özellikleri taşırlar.
İlk günün öncesinden başlayarak denetimimiz dışında çevresel uyarımlara
maruz kalırlar.

Biz yetişkinler çoğu kez anne babalarımızdan farklı olmakla gurur duyarken, kendi çocuklarımızın bizden farklı olmalarından üzüntü duyarız. Kimliğin kuşaktan kuşağa aktarılması nedeniyle, çoğu çocuk kendi anne babasıyla en azından bazı özellikleri paylaşır. Bunlar “dikey kimliklerdir”. Çocuklarımıza aktardıklarımız sadece DNA (genler) yoluyla değildir, bazı ortak kültürel normlar da ebeveynlerden çocuğa aktarılır. Rengimiz ve dil ‘genelde’ dikey bir kimliktir. Din bir dereceye kadar dikeydir. Müslüman anne babalar genelde müslüman çocuklar yetiştirirler, ancak çocukları başka bir dine ya da dinsizliğe dönebilir.

Çocuk, sahip olduğu kimliği, baskın genleri ile ya da edinilmiş özelliklere sahip bir akran grubundan alabilir. Bu ikinci kazanım “yatay” bir kimliktir. Böyle yatay kimlikler, çekinik genleri, tesadüfi gen değişimlerini (mutasyonları), doğum öncesi etkileri, atalarıyla paylaşamadığı değerleri veya tercihleri yansıtıyor olabilir. Örnekse gey olmak yatay bir kimliktir. Bu çocukların çoğu, karşı cinse ilgi duyan anne babaların çocuklarıdır. Cinselliklerini akranlarının belirlemediği durumlarda, gey kimliğini, aile dışındaki bir alt kültür gözlemlenerek veya içinde yer alarak öğrenirler. Bedensel engel, psikopatlık genelde yatay kimliklerdir.

Gey çocuklara sahip anne babalar onların heteroseksüellikle daha iyi, huzurlu yaşayacağı kanısı ile bu kalıba sığdırmak için onlara azap çektirirler. Gerçekte düşünme biçimimiz, evde anne baba, okulda öğretmenler olarak hepimizin bu “anormalliği” düzeltmek için elimizden geleni yapmak yönündedir herhalde. Öğrenim ortamında eğiticiler olarak geliştirmeye yönelmemiz gereken düşünce biçimi için şu izlenceler verilebilir: Farklılık bizi birleştirir. Söz konusu farklılıkların her biri onlardan etkilelenenleri yanlızlaştırabilir; aynı farklılıklara sahip olanlar hep birlikte köklü biçimde birbirlerine bağlanan milyonların yer aldığı bir kümeyi oluştururlar. Okullarımızda çok öğretilen bir bilimsel düşünce modeli olarak “istisnalar kaideyi bozmaz” önermesi yanlıştır. Kaideyi bozan istisnai durumlardır ve bu durum kaidenin (kuramın) olguları ve olayları yeterince kapsamadığını kanıtlar. İstisna durumlar yaygındır; tamamen ‘tipiklik’ nadirdir ve bir anlamda yalnızlık durumudur.

Aileler çocukluk döneminin başından itibaren dikey kimlikleri pekiştirmeye yönelirken, birçok kimse yatay kimliklere karşı çıkar. Bir çok anne baba kendi çocuğunun yatay kimliğini bir aşağılanma şeklinde yaşar. Dikey kimliklere okullarda da genellikle saygı duyulur, pekiştirilmeye çalışılır; yatay kimlikler ise çoğu kez bir kusur olarak ele alınır. Eğitim/terbiye yoluyla düzeltilmesi yoluna gidilir.

Düzeltilmeye çalışılan birçok şeyin, olduğu gibi bırakılması belki daha uygun olacaktır.

Anne babaların, daha sonrasında öğretmenlerin bir çocuğa ilk tepkileri ve onunla ilk etkileşimleri o çocuğun kendine bakışını belirler. Evinizde/sınıfınızda engeli olan bir çocuğunuz varsa, engelli bir çocuğun ebeveyni/öğretmeni olmanız gerekir.

Şimdi biraz daha Solomon’u dinleyelim. Altı yaşıma girdiğimde, bendeki disleksiyi erken farkeden annemle, daha iki yaşındayken, sanki daha sevimli şekiller olmazmış gibi harfler üzerinde oyunlar oynayarak, alıştırma yaparak, kendi düzeyimde, okuma yazmayı öğrenmiştim. Anne babam kaydımı yaptırmak üzere on bir okula başvurdu ve hepsi de okuma yazmayı ileri düzeyde öğrenemeyeceğim gerekçesi ile beni geri çevirdi. Bir yıl sonra okul müdürüm, “ileri okuma” becerilerimin, okuma yazma öğrenemeyeceğimi söyleyen, testlerin sonuçlarını geçersiz kıldığını, isteksiz de olsa, kabul etmek zorunda kalmıştı. Okula kaydımı yaptılar. Disleksi karşısındaki o ilk zafer, norolojik bir anormalliği sabır, sevgi, zeka ve irade ile hezimete uğratacağımızın belirleyicisi oldu.

İnsanlar geyliğimi ne zaman anladığımı hep sorarlar ve ben de bu bilgiye neden gerek duyduklarını merak ederim. Cinsel arzularımın farkına varmam biraz zaman aldı. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, gey olacak erkek çocukların daha iki yaşındayken belli türden itiş kakış oyunlarına isteksiz olduğunu göstermiştir.

Evde sevilen biriydim ama düzeltmelerin hedefindeydim. Yedi yaşımda annem ve erkek kardeşimle gittiğimiz mağazadan çıkarken tezgahtar hediye etmek üzere hangi renk balonlardan hoşlandığımızı sordu. Kardeşim kırmızı isterken, ben pembe bir balon istedim. Araya giren annem bana en sevdiğim rengin mavi olduğunu söyledi. En çok pembe rengi sevdiğimi söyledimse de onun bakışlarının yönetimi altında mavi balonu aldım. Annemin değiştirmek istediği şey, aslında kendi hayatıydı. Bir homoseksüelin annesi olarak yaşaması gerekiyordu.

Bir süre sonra New York Times’de sınıf arkadaşlarımdan birinin bir makalesi yayınlandı. Makalede arkadaşım, benim de öğrenci olduğum dönemde bazı öğretmenlerin, okuldaki oğlanları sataşkan bir tavırla taciz ettiğini iddia ediyordu. Sonuçta tacize maruz kalan öğrencilerin sonradan bağımlılıklara ve kendine zarar veren davranışlara yöneldiklerinden söz ediliyordu. Makale bende şaşkınlık ve üzüntü yarattı. Çünkü suçlanan bazı öğretmenler okulumda yalnızlık duygusu çektiğimde bana diğerlerinden daha sevecen davranmışlardı. Diğer öğrenciler benimle hiç iletişim kurmazken, sevgili tarih öğretmenim beni yemeğe götürme, kitap verme, boş zamanlarında benimle sohbet etme inceliğini gösterirdi. Müzik öğretmeni keyf aldığım etkinliklerden olan korolara çıkarırdı. Bu öğretmenler benim kimliğimin farkına varmış gibiydi, bana bakışları gene de olumluydu. Onların cinselliğimi örtük biçimde kabullenişi bağımlılığa veya intihara yönelmememi sağladı.

Okullar yaşadığımız dünyayı yansıtırlar.
Kusursuz yerler olamazlar.
Her öğretmen duygusal bakımdan dengeli bir kişi çıkmaz.

Benim iyileşmem, rahatsızlık algısından kurtulmamla oldu. Anne babamı suçlamak hoşuma gitse de çektiğim acının büyük ölçüde çevremdeki dünyadan, bir ölçüde de benden kaynaklandığına inanma noktasına geldim.

Kim olduğunuzu kestirebilirseniz, aynı kimlikteki başka insanları bulabilirsiniz.

Çocukların ebeveynelerinden istedikleri, kendi karışık durumlarına hoşgörü ile bakmalarıdır. Birini sevmek ile onu bir külfet olarak görmek arasında bir çelişki yoktur. Aslında sevgi külfeti büyütür. Yetiştirmeden kaynaklanan sendromlara kıyasla, genetik sendromlara hoşgörüyle bakmak anne babalara daha kolay gelir. İspanyol Felsefeci Miguel de Unamuno’nun deyişi ile

Bizi iyimser ya da kötümser yapan genellikle fikirlerimiz değildir;
tersine iyimserliğimiz ya da kötümserliğimiz fikirlerimizi belirler.

Her türden kişinin varlığı dünyayı daha ilginç kılar. Hayat güçlüklerle zenginleşir; uğraş gerektiren sevgi daha aşırı olur. Ciddi güçlük çıkaran bir çocuğa, öğrenciye sahip olmak hayatı yoğunlaştırır.

Kötü zamanlar hemen her zaman çok kötü olur; iyi zamanlar ise arasıra çok iyi olur.
Ejderhalar kovulduğunda kahramanlar da kovulmuş olur.

Engelli çocukların artık “en az kısıtlayıcı ortam”da yaşamaları öngörülmektedir. 1980’lerde “engelli” yerine “başka biçimde becerili” deyişini kullanmak yaygındı. Şimdilerde otistik bir çocuğun “tipik” çocuklardan, “cücenin” ise ortalama insanlardan FARKLI OLDUĞU söyleniyor. Bu tür nitelendirmelerde “normal” kelimesi hiç kullanılmaz. Hele “anormal” kelimesi kesinkes kullanılmaz. Bir durumun organik sonucu olan “sakatlık” ile sosyal bağlamın sonucu olan “engel” arasındaki ayrılığı görmek gerekir. Örnekse, bacakları kıpırdatamamak bir sakatlıktır; ama halk kütüphanesine girememek bir engeldir. Engel, bedenle değil, sosyal durumla ilgili bir durumdur. Çoğu kimse üstün zekalı (deha/dahi) olursa, vasat zekalılar feci halde dezevantajlı olur. Her türlü sıfat insanın gücünü kısıtlar. Cehalet ve yoksulluk gibi, ahmaklık, şişkoluk (obezite), ve sıkıcılık da birer engeldir. Hem aşırı yaşlılık hem de aşırı gençlik insana engel çıkarır. İnanç insanı kendi çıkarını gözetmekten alıkoyduğu ölçüde bir engeldir; ateizm umudu esirgediği ölçüde insan için bir engeldir.

Bir araştırma yoksulluğun umutsuzlukla bağlantılı olduğunu, ama kişinin yoksulluktan kurtulması ile zenginliğin mutluluğa çok az etkide bulunduğunu ortaya koymuştur. Ekonomik alt sınıflar engelli çocuklara daha geniş hoşgörü gösterir. Düzeltme yaklaşımı rahatsızlık modelidir, kabullenme yaklaşımı kimlik modelidir. Bu stratejiyi ilk elden anlayan biriyim. Bu kitabı yazmam içimdeki bir üzüntüyü irdelememi sağladı ve onu büyük ölçüde giderdi. Bu yaklaşım yatay kimliklerin üstesinden gelmenin en iyi yolu. Gey olmamdan gelen yatay bir yaşantım ve beni dünyaya getirmiş aileden gelen dikey bir yaşantım var; bunların ikisinin tam bütünleşmemiş olmasının beni sarsmadığını söyleyebilirim.

Yazar bölümün bir yerinde “Huzur Duası” olarak okuyucularına aşağıdaki alıntıyı
veriyor.

ALLAHIM!
Bize değişmesi gerekeni değiştirecek cesareti,
çaresi olmayan şeyi kabullenecek huzuru ve
insanları birbirinden ayıracak kavrayışı
VER

Dibine düşmeyen armutları toplayıp paylaşmak umudu ile.
26 Eylül 2016 Kilitbahir

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

3 Yanıt

  1. Metin ÖZKAN diyor ki:

    Üstad, kaleminize yüreğinize sağlık. Bir insanın her yazdığı cümle bu kadar nasıl rafine olabilir?

    • Aytaç diyor ki:

      Ben rafine yazmaya çalışıyorum da, genelde yazılanları, özelde bana yazılanları düzenli izleyemiyorum. Bağışlayın lütfen. Sevgilerimle.

  1. 10 Ekim 2016

    […] kitaba ve yazarına ilişkin daha geniş bilgiyi, “Oğul” başlığı halinde özetlemiş bu sayfada paylaşmıştım. Son hafta (7 Ekim 2016) İZÜ’de (İstanbul Zaim Üniversitesi’nde) çoğu […]

Bir Cevap Yazın