2400 Yıllık Bir Oyunu 77 Yıl Sonra 83 Yaşında Okumak

ARİSTOPHANES’in BARIŞ isimli oyunu, MÖ 420 yılında, bugünden (2018) yaklaşık iki bin dört yüz yıl önce yazılmış. Türkçeye Çevrisi 1940-41 yıllarında yapılan eserin basımı 1941  yılında Milli Eğitim Bakanlığınca sağlanmış. Bu kadar mış, mış’tan ve basımından yaklaşık 80 yıl sonra (2018), 83 yaşımda elime ulaşıyor kitap. Ben adetim olduğu üzere önce incelemeye başlıyorum, ilgimi çektiği için okumaya koyuluyorum.

İkinci Dünya Savaşının imkansızlıkları içinde, Milli Eğitim Bakanlığının dar bütçesi ile yayınlanan altmış sayfalık kitap kapak, kağıt türü, basım, cilt özellikleri ile o dönemin kültür mücadelesine ilişkin somut olduğu kadar duygusal bir kaynak oldu bana. Kalın, kahverengi koyu renk, üçüncü hamur saman kağıda basılmış ve o dönem kitaplara özgü biçimi ile kenarları kesilmemiş,  formaları açılmamış haliyle, matbaa, depo, kütüphane kokusuyla “benim adım kitap!” diyordu. Yıllardan beri kullanılmayan orada, masamın üzerinde senelerdir kullanılmadan duran “zarf açacağı” ile açıyorum sayfalarını. Okunması zor bir harf türü (hurufat/font) kullanılmış; baskı kalitesi vasatın da altında; bütün bunlara karşın, bilenlerin tanıdığı o “kitap kokusu” ile, “oku beni!” diyor parmaklarımın arasındaki ince kitap.

Kitabın girişinde Dönemin Cumhurbaşkanı (1941) İsmet İnönü’nün bir sunum yazısı var. Özel olarak planlanmış bir devlet politikası olan tercüme edilen bir dizi yayını (külliyatı) Cumhurbaşkanı olarak yurttaşları için imzalıyor bir anlamda. Yazıyı aynen aktarmakta yarar görüyorum:

Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve kültür hayatında meydana getirdikleri şahaserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere en kıymetli hazineyi hazırlamaktadır. Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek tabii yoldu. Bu sebeple tercüme külliyatının kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz. 1.8.1941

Devletin bu girişimi, edebiyat ve bilim alanında da ilgi görmüştür. Nitekim Büyük Doğu Dergisi’nin 1 Şubat 1946 tarihli 14. sayısında Necip Fazıl Kısakürek de yazdığı makalede başka dillerde yazılmış eserlerin tercümelerinin gerekliliğini aşağıdaki şekilde ifade etmiştir.

Başkalarının ne duyduğunu, ne düşündüğünü, ne yaptığını bilmek ihtimaller aleminde duyulacak düşünülecek, yapılacak şeylerin iyisi ile kötüsü arasında tam bir muhasebe pilanına (planına) sahip olmak demektir. “Hiçbir mevzu yoktur ki, ilmi cehilinden daha faziletli olmasın!..” İşte bu incelik etrafında, dünya görüşü, usul ve ölçü sahibi bir tercüme işi irfan davasının temel direklerinden biridir.  

Yaşıma ve akademik konumuma rağmen Milli Eğitim Bakanlığınca basılan “Klasiklerin Tercüme Külliyatını” yeterince izleyip, okuduğumu söyleyemem. Külliyatın genelinden haberdarım, ancak çevirilerin hangi uluslardan, ne tür eserlere veya çağlara göre yapıldığını ayrıntılı olarak bildiğimi söylemem mümkün değil. Ben elime ulaşan altmış sayfalık bu kitapçığı havaalanlarında, yoğun “” çalışmalarım arasında okumaya daha çok incelemeye, içselleştirmeye çalıştım.

Bu aşamada yaşadığım bu özgün okuma serüveninin kazanımlarını meslektaşlarım ve sayfamın (www.aytacacikalin.com) izleyicileriyle üç boyutta paylaşmak istiyorum. Birincisi “Antik Klasikler“ olarak nitelendirilen eserlerin dilimize  “külliyat” olarak çevrilmesindeki amacı açımlamak; ikincisi, böylesine 2400 yıllık bir oyunu çevirmeye girişen, Çevirmen Azra Erhat’tan bahsetmek; sonuncusu da kitabın konu ve anlatış biçiminden alıntılar sunmak.

Osmanlı İmparatorluğu, coğrafya olarak; Türkiye Cumhuriyeti, yaşam biçimi ve düşünce olarak Batı’ya yönelmiştir. Bu nedenle Cumhuriyetin ilk döneminde, o günlerin dünya koşullarında Batı’nın düşünce, bilim, felsefe birikimine yayınlar, kitaplarla daha çabuk ulaşılabileceği yargısı öne çıkmış olsa gerek. Bu amaçla dönemin iktidarı, Halk Partisinin “Devletçilik” ilkesi çeviri ve yayın konusunda da işe koşulmuş, 1921 yılında başlayan Telif Tercüme çalışmaları kapsamında Milli Eğitim Bakanlığınca dört yüze yakın çeviri eser yayınlanmıştır. Ancak esas girişim 1939 yılında toplanan Birinci Türk Neşriyat Kongresi’ ile başladı. Bu kongrede devrin önemli edebiyatçıları ve dilcilerinin katıldığı bir Tercüme Encümeni kuruldu. Bu encümenin hazırladığı rapor doğrultusunda, Türkçe’ye çevrilmesi gerekli görülen klasik eserler için bir liste hazırlandı. Bin dokuz yüz elli yıllarında Milli Eğitim Bakanlığı yayınevinin klasik eserler listesinde 400’den fazla çeviri eser yer alıyordu.

Bin dokuz yüz doksanlı yıllara gelindiğinde Türkiye’de devlet, ivedi biçimde sınai ve ekonomik faaliyetlerden çekilmeye yöneldi. İzleyerek Milli Eğitim Bakanlığı’nın “kitap basımı” konusunda bir durağanlığa girdiğini ve o güne kadar yapılmış çevirilerin bile bir yolla özel girişimcilere devredildiği gözlenmektedir. İki binli yıllara ulaşıldığında Millî Eğitim Bakanlığı Eğitim ve Kültür Yayınları Yönetmeliği’nin 3 Ekim 2014 tarihinde kabulü ile bazı eserlerin “yeni bir anlayışla” yayınlanacağı duyurulmuştu. Cumhuriyet, Batı kültürünü temele alarak bir medeniyet oluşturmaya çalışırken, iki bin yılından başlayarak devlet, Batı’ya yönelik yoğun düşünce ve yaşam girişimlerini yeniden yorumlamaya yönelmiştir. Sonunda Milli Eğitim Bakanlığı, ders kitapları da dahil yavaş yavaş çeviri, basım ve yayın hayatından çekilmiş, “2023 Yayın Projesi” adı altında yeni bir kültür politikası benimsemiştir. Son düzenleme ile yaklaşık 70 yıldan beri 56 üst başlıkta sürdürülen yayınların tümü, yeni dönemde şu sekiz başlıkta toplamıştır:

  1. Dünya Klasikleri Dizisi,
  2. Dünya Edebiyatı Dizisi,
  3. Türk Klasikleri Dizisi,
  4. Türk Edebiyatı Dizisi,
  5. Şark-İslam Klasikleri Dizisi,
  6. Çocuk Yayınları Dizisi,
  7. Eğitim Yayınları Dizisi,
  8. Düşünce Dizisi.

Bu dizilerin bütünü ve her dizi içindeki yayınlarla ilgili ayrıntılı bir çalışmam olduğunu söyleyemem; ancak 100 Temel Eser tartışmalarının farklı içerik ve şiddetle sürdüğünü biliyorum. Ne var ki benim için önemli olan, geçmişte büyük kentlerin merkezi konumundaki yerlerinde, taşra illerin arandığında kolayca bulunacak mekan ya da adreslerde, hem ders kitapları hem de çeviri kitapları satın alabileceğiniz “Milli Eğitim Yayınevleri” yok artık. Geçmişte basılmış kitapların nerelerde satıldığı da belli değil. Toplumumuzdaki, devletçilikten vebadan kaçar gibi  uzaklaşma süreci, buna karşılık derinlemesine yerleşen serbest piyasa anlayışı her düzeydeki kurum ve kişileri, bu arada biz eğitimcileri kitap edinme ve okuma konusunda serbest piyasaya, kapitalizmin kapsama alanına yöneltmektedir.

Çeviri eserleri değerlendirmek konusunda kendimi yeterince yetkin hissetmiyorum. Mesleki yayınlardan kısa alıntılar yapmak, çalışma alanımda yabancı dilde yazılmış bir kısım metinlerin çevirisi dışında kapsamlı ve anlamlı bir çeviri çalışmam da yok. Ancak çeviri çalışmaları konusunda genel yazıları, özel eleştirileri okuyorum zaman zaman. Bildiklerimin özeti şu, bir dili bilmek, konuşmak, yazmak çeviri yapmak için yeterli olmuyor. Yabancı bir dilde okuduğunu, dinlediğini anlamak edebi, bilimsel, felsefi bir yayını çevirmek için de yeterli değildir. Dinlediğinizi, okuduğunuzu o toplumun dili ile söylemektir tercüme. Sesi sese çevirmektir çeviri yapmak. Bazı klasik eserler için öncelikle o kaynağın alfabesini, yazı dilini de çok iyi bilmek gerekir. Örneğin sizinle paylaşmaya çalıştığım Aristophanes’in Barış’ı Antik Yunan alfabesi ile yazılmıştır.

Aristophanes, komedileriyle toplumu etkilemeye çalışmış en önemli Antik Yunan Gülmece (komedi) yazarlarından biridir. Eserlerinde Yunan toplumunu güldürerek düşündürmek ister. Eserlerinde Yunan halkının doğal yaşamını etkin bir şekilde anlatırken siyasi alanı mizah sarmalında sunar seyirciye. Oyunlarında ironik bir eleştiri göze çarpar. Eleştirisinin odağında ise yozlaştığını düşündüğü demokrasi düşüncesi gelir. Toplumu yozlaştırdığını, savaşa sürüklediğini düşündüğü kurum ve kişilere saldırır. Aristophanes’in Barış oyununda hedefi Peloponnesos savaşları ile çıkmaza girdiğini düşündüğü Atina halkına tekrar barışı getirmektir.

Aristophanes’in başta gelen eseri Barış’ı Türkçeye, çevirmen, deneme ve inceleme yazarı Azra Erhat kazandırmıştır. Azra Erhat’ın yaşadığı dönem, Türkiye’de bir tür Mc Cartycilik benzeri, antikominist dönemin yaşandığı 1940’lı yıllara rastlar. Nitekim Azra Erhat 1948’de aynı fakültedeki öğretim üyeleri Pertev Naili BoratavBehice Boran, Adnan Cemgil, Niyazi Berkes’le birlikte, sol görüşlü olduğu gerekçesiyle üniversiteden uzaklaştırılmıştır. Kırklı- ellili yıllar arasında Yunan klasiklerinden yaptığı çevirilerle tanınan Azra Erhat’ın A.Kadir‘le birlikte Homeros’un İlyada destanından yaptığı çevirinin birinci cildi 1959’da Habib Törehan Bilim Ödülü’nü, üçüncü cildi 1961’de Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü’nü aldı. İlyada’nın tam çevirisi 1967’de, Odysseia 1970’de yayımlandı. Sabahattin Eyüboğlu‘yla birlikte çevirdiği Hesiodos’un ünlü Theogania, İşler ve Günler adlı çevirisi ve Hesiodos üzerine yaptığı araştırma, 1977’de Hesiodos, Eseri ve Kaynakları adıyla basıldı. Azra Erhat Sophokles, Aristophanes gibi yazarların yapıtlarını Türkçeye kazandırmıştır. Erhat, Batı uygarlığının kökenini ve Anadolu’ya dayandıran ve Anadolu kültürlerini bir bütün olarak gören Halikarnas Balıkçısı‘yla aynı görüşleri paylaşmıştı. Erhat’ın adına 1983 de YAZKO çeviri dergisi tarafından “Çeviri Ödülü” konulmuştur.

Kitapla ilgili “meslektaşlarımla paylaşım” alt başlığına geçerken, Azra Hanımefendi’nin kitabın önsözündeki açıklamalarını birlikte okumak izlemeyi ve anlaşılmayı kolaylaştırılacaktır  sanırım. Çevirmen, kendi çeviri çabalarını şöyle değerlendiriyor:

“Aristophanes’in komedyaları zor tercüme edilir. Bu herkesçe bilinen bir gerçektir. Sebebi, piyeslerinin zamanının olay ve kişileriyle sıkı ilgisi ve modern ahlâk ve âdap kaidelerini rencide eden, yalnız İlkçağın sıhhatli serbest görüşleri ile kabili telif şaka ve nükteler kullanışıyla izah edilebilir. Birçok nüktelerini, imalarını, kelime oyunlarını tercüme edemeyiz, hele sahnede söyletemeyiz.  Asırlarca süren Ortaçağlar, dinlerin baskısı, eski Hellen’lerin gayet tabii unsurlar olarak üzerinde durdukları veya güldükleri birçok konuları ağıza almamızı imkansız kılmıştır. Biri bugün Aristophanes’in piyeslerinden çok daha hafif bir piyes yazsa, müstehcen sayılabilir. Bu bakımdan Barış’ın tercümesinde bir hayli zorluk çektik, bazı şeylere adlarını vermeden geçtik. Fakat ümit ederiz ki piyesin havasına giren iyi niyetli bir okuyucu, Aristophanes’in sıhhatli, sınır tanımayan serbest bir dünya görüşünün meyvası olan komiğinin hakikatte hiçte ayıp ve müstehcen olmadığını  kuvvetle duyacaktır.”

Çevirmenin sözünü ettiği “iyi niyetli bir okuyucu” ben olayım istedim ve Aristophanes’i  okumaya, bir şair olarak olarak O’nu hissetmeye çalıştım. Oyunun girişi tamamen halk dilinden bir sözcükle “osurgan” başlıyor. Bu sözcüğün yanında bir dipnot rakamı (1) verilmiş fakat sayfanın altına bakıyorum yok. Tüm dipnotlar kitabın sonunda verilmiş. Gidip bakıyorum 137 dipnot var. Bir (1) numaradaki dip notu okuyorum, “Kantharos” tezekle beslenen bir böcektir. “Tezek böceği” veya “domuzlar böceği” ile tercüme etmektense, “osurgan” adını ileride bazı kelime oyunlarına imkân verdiği için tercih ettik.” notu var. Anladım; ancak çevirmenin Anadolu’da bu canlı için kullanılan “bokböceği” sözcüğünü neden tercih etmediğini merak ettim.

Oyun, döneminde yıllardır ülkeyi kasıp kavuran Peleponnes savaşlarına gönderme yaparak, bu açlık sefalet yıllarında, taraflar, halk ve yönetim ortaya çıkan anlaşma imkanlarını gereğince kullanmadıkları için, tanrılar “BARIŞ’ı” bir derin mağaraya hapsetmişlerdir. Uzun çabalar ve tanrıların desteği ile Barış kurtarıldıktan sonra neden gizlendiği sorulduğunda, Hermes, bu durumu “… Paylos vakasından sonra, çağrılmadığı halde içi mütareke dolu bir sepetle gelmiş, fakat meclis  el kaldırmaca ile onu üç kere kovmuş.” diye açıklıyor. Meclise hakim olan tüccarların meclis çalışmalarındaki el kaldırma (oylama) oyunları ile ülkeye barışın değil savaşın egemen olması çıkmış ortaya. Savaş sonrası acılar, sefaletler yaşanmaya başlayınca, halk barışa sahip çıkmaya yönelmiştir. Oyunda Attika’lı bir bağcı (Trygaios) barışı kurtarmak için halkı ayağa kaldırmaya, tanrıların desteğini sağlamaya çalışmaktadır.

Trygaios, Barışın yerini öğrenmek için Tanrılara, başta Zeus ve Hermes olmak üzere altın kadehler, içki ve et vererek onları ikna etmeye, yanlarına çekmeye çalışmaktadır. Zeus savaşan insanlar için “ne haliniz varsa görün” anlamında, ne yaptıklarını görmemek, yakarışlarını duymamak için “gökyüzünün derin torbasında” kaybolmuştur. Hermes ise Barış’ın kurtarılmasına katılmayı sunulan hediyeler ve yalvarmalara karşılık kabul etmiştir. Aslında Hermes, Zeus tarafından durumun kontrolü için görevlendirilmişken koronun ve Trygaios’un “Sakın etme, Hermes ey üstat, eyleme, sakın etme eyleme! Benim elimden bir ufak domuzu kemali zevkle yediğini hatırlıyorsan, bu armağanımı şimdiki durumda da kıymetsiz sayma.” diyerek ona verdikleri armağanları hatırlatmaktadırlar. Rüşvetin Tanrılara kadar ulaştığı veya bulaştığı bir ortamda, Barış’ı aramak bir demokrasi tutkunluğu olarak yorumlanabilir. Ancak oyunun tümünden savaşın özellikle köylüleri yerlerinden yurtlarından ettiği, fakirlik içinde bunalttığı vurgulanmaktadır.

Barışı kurtarmak konusunda tüm toplum hizmete çağrılır. Barış, sahnede sembolik olarak derin bir mağaradan, halatlar, zincirler, iplerle çekilmektedir. Grubu Koro eşliğinde Hermes ve Trygaios birlikte yönetmektedirler. Ancak “Heye mola! heye mola! Fakat biliyor musun azizim, sadece oduncular uğraşıyor, demircilere nisbet. Korkunç ve acayip değil mi ki, kimimiz o yana, kimimiz bu yana çekiyoruz. Amma da kötü kişler var aramızda. Atinalı çiftçiler!  Bari siz ki barışa susamışsınız, erkekçe asılın. Fakat mani olanlar var.” “Haydi beyler, biz girişelim. Biz çiftçiler.” Trygaios, “Çiftçiler yaman. Ötekiler gib, değil. Haydi şimdi! Haydi hep birden!”

Oyundan alınan bu satırlar, Barış’ın kurtarılması için temelde toplumda bir istek, şevk ve heyecanın gereklililiğini vurguluyor. Oyunda çok sık yinelenen Heye mola! heye mola! deyişleri, güdüleme amacıyla kullanılmış olsa gerek. Toplumdaki meslek mensuplarının Barış’ı kurtarmak konusunda başta oduncular, demirciler ve çiftçilerin içten, istekli  tutumları vurgulanırken, savaş taraftarı, kişilerin grupların varlığı da bir gerçek olarak işaret edilmiş gibi.

Barışın kurtuluş sahnesi, bir heykelin halkın katılımı ile mağaradan çekilip çıkarılması ile anlatılır. Barış kurtulur. Oyunda etkinlikler içinde çok sık tekraralanan “köylüler” sözcüğü, genel anlamda “halk” kavramı yerine kullanılmaktadır. Zaten o dönem için bir işçi sınıfının varlığından çok, farklı mesleklerden söz edilmesi doğaldır. Oyunda Barışı kurtarma girişiminde halkın yani köylülerin, çiftçilerin işbirliği ve çabalarının anlamlı sonucu, bu iki kesimimin toplum yapısında, demokrasinin ve işleyişindeki önemi vurgulanmaktadır. Yazar, oyunda gerçek demokrasi ve barışın ancak halk tarafından sahiplenmesi  ve korunması ile yaşayabileceği fikrini değişik söylemlerle ifade etmeye çalışmaktadır. .

Oyunda Barış’ın kurtuluşu gerçek anlamda bir sevinç ortamı oluşturur. Bu sevinci koro  başı seslendirir: “Ey insanlarla çiftçilerin arzuladığı gün, seni görmekle bahtiyarım! Bağlarımı ve gençliğimde diktirdiğim incir ağaçlarımı selamlamak istiyorum. Bunca zamandan sonra canım onları okşamak istiyor.” Söze giren Trygaios, anlatımı biraz daha pekiştirir: “Evet; Zeus şahit; diyecek yok! Şöyle iyice silinmiş bir çapa ne güzel şey! Üç çatallı yabalar güneşte parlıyor… Diyecek yok, bağ kütüklerimizin arası bundan hoşlanacak. Öyle olunca , artık ben de tarlalara gitmek, bunca zaman sonra bu bir karış toprağımı bellemek  istiyorum.

Şair, savaş ve barışın birbirlerinin varlığının nedeni olduğunu, savaşın genelde kentsoylular, üst yöneticiler, askerler ve tüccarlar tarafından güç, unvan, kazanç sağlamak için kışkırtıldığını vurgulamaya çalışmaktadır. Toplumlarda savaşın kötülerin bir düzenlemesi olduğunu vurgulamak için, o kötü niyetliler varoldukça barışın sürekli olamayacağını anlatmak için getirililen halk deyişi söylemler de ilginçtir.

  • Kurtla kuzu gerdeğe girmedikçe, mutlu tanrılar savaş sesinin dinmesinden  hoşlanmaz.
  • Kara böcek kuru sıkı yellendikçe, tiz sesli karakuşu, kör yavrular doğurdukça barış akidetmenin zamanı gelmemiş olacak.

*Yengecin düz yürümesine asla imkan yoktur.

* Dikenli kirpi asla düz olamaz

Koro başı, Barış adına yapılan coşkulu törende herkesin başına, eteğine “tohum” arpa serpilmesini ister ve cevap verirler: “Evet, Hermes hakkı için, seyirciler ne kadar kalabalık olursa olsun, tohumsuz kalmış hiç kimse yok. Kitabın sonundaki açıklamalı dip notlarda, “Kurban dönemlerinde hazır bulunanların üzerine arpa serpmek adetti, Arpa, arpa tohumu manasına gelen “kotobihn” Antik Yunanca da erkek uzvu için de kullanılan bir kelimedir.”  açıklamasını aldıktan, çevirmenin üzerinde durduğu doğal anlatım özelliğini yansıtması bakımından oyundaki şu karşılıklı söylemleri yeniden okumak gerekir sanırım.

*Fakat kadınlar tohumsuz.

*Bu akşam kocaları icabına bakar”

Aynı şekilde kitabın yirmi yedinci sayfasındaki konuşma da dikkat çekici “Gelin, genç kızlar, peşime düşün, çabucak. Bir çok erkekler (erkek) sizi arzuluyor, icabınıza bakmak için bekleşiyorlar.” Cinselliği tanımlamanın ve doğal konuşmanın rahatlığı bu olsa gerek.

Bir tanrıça gibi görülüp kutsanan fakat aynı zamanda düştüğü kötü durumlara karşın, halk arasındaki uygunsuz kadın özelliklerinden arındırılmak istenen Barış’a seslenen koro,

“Ey haşmetli kraliçe, yüce Barış, koroları ve düğünleri koruyan tanrıça kabul et kurbanlarımızı. Zeus hakkı için kabul et bunları, ey saygıdeğer tanrıça. Zina işleyen kadınlar gibi yapma; kapıyı aralayıp başlarını uzatırlar, gören olursa geri çekilirler, fakat ilk fırsatta gene görünürler. Sen bize böyle cilveler etme. diyor.

Barıştan bir tanrıça olarak beklentilerin, günlük yaşamın huzur, bereket, bolluk ve donanımı kapsamındaki anlatımı da sadece ihtiyaçlara değil, aynı zamanda  lüks kavramına yönelen isteklere dayalı olması ilgimizi çekiyor

Hayır, Zeus aşkına, biz sevgililerin seni on üç senedir bekliyoruz. Bize tüm görün, namuslu bir kadın gibi. Savaş ve gümbürtülerini durduruver ki sana Lysimakhe (Savaşı durduran)  diyebilelim. Bizi birbirimize karşı hakarete sevkeden aşırı vehim ve şüpheleri yok et. Biz Hellen’leri yeni baştan bir dostluk usaresi içinde karıştır, tabiatımızı uzlaştırıcı hoşgörürlükle yumuşat. Çarşımızı iyi mallarla doldur, Magaradan sarımsak, turfanda hıyarlar, ayvalar, narlar, köleler için mintancıklar; ve Boiotioa’lardan kaz, ördek, güvercinler, çayır kuşu getirildiğini görelim. Kopais gölünden yılan balıkları getirilsin.”

Savaştan yılgınlık, savaşın sefaleti ve yoksunluğuna karşın kendi köyünde, evinde yaşamanın hayali

Aman ne sevinç, miğferden, peynir ve soğandan kokusundan kurtulmak! Sevdiğim şey harbetmek değil, ateş başına çöküp dostlarla yarışırcasına kafayı çekmektir. Yazın topraktan söktüğüm kütükleri, odunlarımın en kurusunu yakıp, bir yandan nohut kızartmak, palamut taneleri pişirmek, bir yandan da -karım hamamda iken – beslemeyi becermektir.” söylemleri ile anlatılmaktadır.

Yaklaşık iki bin dört yüz yıl önce yazılmış, 1940-41 yıllarında Türkçeye Tercüme edilen ve 1941 yılında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan Antik Yunan klasiği Aristophanes’in BARIŞ’ını, basımından 77 yıl sonra, 83 yaşımda okudum. Alıntılarımı ve açımlayıcı bilgileri paylaştım. BU aşamada, sonuna geldiğimde, hani öğretmenlikte her etkinliğin sonunda yöneltilen bir soru vardır, “Eğitsel sonuç?” sorusu takıldı dilime.

Ben, yaklaşık iki bin dört yüz yıl önce, bir toplumda “barış’a” karşı duyulan yoğun ilgi ve özlem ile savaşa karşı gelişmiş itici duygulara hayran oldum. Bir an düşündüm, BİZ’im o tarihlerde nerelerde nasıl yaşadığımızı. Büyük bir ihtimal savaş ortamındaydık.

Toplumsal yaşamda “sosyal katmanların” varlığının kaçınılmaz olduğunu, tüccar, din adamları asker, (Tanrılar) ve politikacıların kazanç, unvan, prestij için savaşa yönelmeye meyilli olduklarının bilincine  2400 yıl öncesinde tekrar ulaştım. Hep düşünmüşümdür, acaba zenginlerin varlıklarını korumak için askerler, onları yönetmek için siyasetçiler olmasaydı gene de savaş olur muydu? Aristophanes oyun içinde cevabını veriyor: Yengecin düz yürümesine asla imkan yoktur.

Halkın, köylünün ne kadar yalın, doğal zihinsel ve eylemsel bir süreç içinde olduğunu, düşündüğü gibi konuştuğunu ve o bütünlük içinde yaşadığını izledim oyunda. Müstehcen diye nitelenebilecek söylemler ve anlatımların “gerçek” olmadığını söyleyebilir miyiz? Çoğu kez yönetim halkın bu saf doğallığına da el atar, yasaklar, sıkı denetim (sansür) uygular. Aristophanes’in, 2400 yıl öncesinde yazdığı oyunda böyle bir kaygısı yok, halkın bildiğini, gerçek yaşadıklarını sahnede dillendirebiliyor. Dönüp günümde (2018), yaşadıklarımı sorguluyorum, en son bir halk türküsünün sözlerini; “Odam kireçtir benim/ yüzüm güleçtir benim/ Soyunda gel koynuma/ Terim ilaçtır benim” değiştirmeye yöneldiler, sonra yayından kaldırdılar.  

Antik Yunan yazarı Aristophanes’ten ne çok şey öğrenmişim meğer.

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

2 Yanıt

  1. İRFAN ERTAV diyor ki:

    Bir kez daha söylemeliyim ki, ne kadar çok okuma yaparsanız yapın, her geçen gün daha çok bilmediğinin farkına varıyor insan. Geçmişle günün makas aralığını açanlar, farklı bakış açılarını da tek merkeze çekmek istediler belki de… Yelpazeyi geniş tutup evrenin gelmişini geçmişini irdeleyen her harf çok anlamlı ve geleceğe dair ufuk açıcı… Yüreğinize sağlık canım hocam.Selam dua ve sayfıyla

  2. Duygu Şallı diyor ki:

    Bir kitap okuduktan sonra kaleme dökerek zihne kazımanın önemini fark ediyorum bu satırlara eşlik ederken. Bir olayı, bir kavramı, geçmişi, tarihi ele alırken ne kadar geniş ve farklı açılardan bağlantı kurulabileceğini görüyorum hayranlıkla. Ve her zamanki gibi sizden bir çok şey öğrenerek bitiriyorum bugünü.
    En içten teşekkürlerimle…
    Duygu Şallı.

Bir Cevap Yazın