Genler Unutmaz

Tıp doktoru Dr. Sharon Moalem, Genler Unutmaz adlı kitabında (NTV Yayınları 2015) “Genlerimiz hayatımızı nasıl değiştirir?” ve “Hayatımız genlerimizi nasıl etkiler?” sorularına somut vakalar ve durumlarla kanıt örnekler veriyor. Beni sizlerle “meslektaş” kılan uzmanlık alanım, okul-yönetimi ve öğrenim. Bu sıralamayı gören meslektaşlarım, okul yöneticiliği ile öğrenimi ayrı disiplinler olarak tanımlamaya yöneliyorlar çoğu kez. Okullarda yapılanlar öğrenim sürecine yönelik etkinlikler yumağıdır ve okul yöneticisi bu öğrenim yumağını oluşturan etkinlikleri yönelten bir alan uzmanıdır. İki şeyi paylaştım burada; birincisi bir yayından haberdar ettim sizleri, ikincisi, okul ve eğitim yöneticiliğinin gerçekte öğrenimin alan uzmanlığı olduğunu.

Şimdi sıra bir tıp doktorunun, hem de genetik alanında uzman bir doktorun yazdıklarının okul, eğitim yönetimi ile ilgisini oluşturmak kalıyor. Bunun için kırpıntı bilgilerimizi ortaya koyup bütünleştirmemiz gerek.

Eğitim, bizatihi kendisi özgün, saf bir bilim alanı değildir. Zaten evrende bilgi ayrışık değildir. Evreni anlama yönündeki bilimsel çalışmalarda işbirliği, bulguların, bilgilerin izlenmesi ve anlaşılmasını bulunmasını, sunulmasını kolaylaştırmak için disiplinler, bilgi alanları olarak gruplanmış ve ayrıştırılmaya çalışılmıştır. Ancak günümüzde giderek var olan olayları ve olguları açıklamak, tanımlamak, çözümlemek için bilimler birbirlerinden destek almaya, işbirliği yapmaya, bütünlüğe yönelmeye başlamaktadırlar. Örnekse, temel öğrenme organı olan beyni anlayabilmek için fizik, kimya, biyoloji alanlarında bulguların birlikteliğinin sağlanmasına ve yorumlanmasına olan yönelimleri görmek gerekir.

Eğitimin sürdürülebilirliği için, alan uzmanlarının özellikle kul yöneticisi ve öğretmenlerin tüm bilimlerin bulgularından zamanında haberdar olması ve eğitim uygulamalarında bu bulgulardan yararlanması beklenir. Bu anlamda yaklaşık 2000 yılından beri başta tıp, noroloji ve ilgili alanlar ile öğrenme açısından yakından ilgileniyorum. Özellikle genetik bilimin bulguları, bana yakın bir gelecekte öğrenim ortamlarında çok boyutlu bir değişimin habercisi gibi görünüyor. “Genler Unutmaz” kitabından, Sharon’ın yazdıklarını okulu bir öğrenim ortamı/çevresi olarak gören meslektaşlarımla paylaşmak istedim. Altını çizdiğim satırlar ve gerektiğinde eklediğim kısa yorumları kitabın akışındaki sıra ile vermeye çalıştım.

Genler Unutmaz

Genetik, bize genelde sanki taş tabletlere kazınıp gönderilen bir yapı ve bizim de bu yapıya ilişkin pek fazla seçeneğimiz yoktur; çünkü genetik mirasımızın kaderi, ana rahmine düştüğümüz andan itibaren tüm hatlarıyla çizilmiştir; biçiminde sunulmaktadır.

Sanılanın aksine DNA’mız devamlı değişmektedir. Tıpkı yaptıklarımız gördüklerimiz ve hissettiklerimiz karşısında bazıları açılırken bazıları kapanan binlerce ufacık lamba düğmesi gibi. Bu açılıp kapanma süreci nerede nasıl yaşadığımıza, karşılaştığımız stresli durumlara ve tükettiğimiz besinlere göre şekillenir. Sürecin tamamında genler değişime açıktır, doğal olarak biz de. Genetik bilimi sayesinde DNA’mızın kodlanmış kaderine mahkûm olmak yerine, hepimizin içinde muazzam bir esneklik olduğunu öğrenmek bizi ferahlatacak ve eğitimcilere yeni kapılar açacaktır.

Genlerimizi kullanarak yaptığımız her şeyin biyolojik bir bedeli vardır. Bu nedenle amacımız bu değişim sürecinde yapılması gereken işler için mümkün olduğunca en az sayıda genin harekete geçerek, en az sayıda enzim işçisinin çalışması esastır. Çünkü enzimlerin üretimi de biyolojik olarak pahalıdır. Bazen üretilen bir enzimi vücudumuz kullanmıyor olabilir. Bir çiçek, örnekse bir düğün çiçeği, sıcak, soğuk, nemli v.b çevre yaşam koşullarına bağlı olarak yaprakları, gövdesi ile değişir. Bu tam anlamı ile hayatta kalma mücadelesidir. Genlerimiz de yaygın inanışın aksine o kadar da sabit ve kalıplaşmış değildir. Düğün çiçeği gibi bizim de hayatımızdaki değişen taleplere uyum sağlamamız mümkün olmaktadır. Buna göre, genelde genetik mirasla ilişkili olduğu düşünülen sabit karakteristik özelliklerden ziyade çeşitli ayırt edici özellikler geliştirmemiz mümkündür.

Hayat karşısında verdiğimiz genetik yanıtların çoğu, uzun vadeden ziyade kısa vadeye öncelik verecek şekilde işler. Sürekli stres karşısında verdiğimiz yanıtı köreltmek kısa vadede tabii ki daha kolaydır. Ancak körelmiş kortizon yanıtlarının uzun soluklu olmasına yol açan gen yapısındaki değişmeler uzun vadede depresyon ve alkolizm gibi ciddi psikolojik rahatsızlıklara neden olabilir. Büyük bir ihtimalle bu değişimler nesilden nesle aktarılabilir. Ulaşılan sonuçlara göre, terapi gördükten ve hayata devam edebileceğimizi hissettikten uzun bir süre sonra bile genlerimiz deneyimlerimizi unutmayacaktır. Bu travmaları yine de kaydedecek ve saklayacaktır. Bir başka yönlü araştırmada da annenin hamilelik sırasındaki obezite gibi durumların, bebeğin diyabet gibi hastalıklara yakalanma riski taşımasına neden olabiliyor.

Hayat deneyimlerimizin, ayrıca anne babalarımızın ve atalarımızın bugüne dek yaşayıp hayatta kalmayı başardığı en neşelisinden en kederlisine kadar tüm olayların genetik doruk noktası olduğumuzu bilmemiz gerekir. Yaptığımız seçimlerle genetik kaderimizi değiştirme ve ardından bu genleri neslimize aktarma kapasitesindeyiz.

Tüm iyi niyetler olumlu sonuç doğurmaz. Öğrencilerin geleneksel sırt çantaları omurgaları yani duruşları için tehlikelidir. Ne var ki tekerlekli çantalar da takılıp düşme tehlikesi yaratıyor okulun yerlerini, duvarlarını çiziyor. Eski sorunlara yönelik yeni çözümler genellikle yeni sorunlara davetiye çıkarır ve daha yeni çözümler bulmak gerekir. Genetik mirasımızda, kemiklerimizin esnekliği söz konusudur, bu yeterliğimiz olmasa kemiklerimiz arbedelerle dolu hayatımıza uyum sağlayamazdı. Normalde vücudumuzun esnekliğini sağlayan gen yapımız GAATCC – CCT – GGT yazılımındadır. Geçmişten gelen bir gen bozulması nedeni ile bu yazılım GAATCC – CCT – TGT diziliminde olabilir. O zaman iskeletimizdeki kemikler esneklik özelliği yerine taş gibi sert ve kırılgan veya kum gibi gevşek ufalanır olacaktır. Yazar bunu şu satırlarla ifade etmektedir: “Yani gerçekten de hepimiz hayatımızı değiştirecek genetik rahatsızlıklardan yalnızca bir harf uzaktayız. Fakat bu durum tamamıyla çaresiz olduğumuz anlamına gelmiyor. Koltuktan kalkmayı başardığımızda vücudumuzu harekete geçirmekten daha fazlasını yapıyoruz.

Bugünlerde çoğumuz, doktorlarımızın öğütlediği şekilde beslenmeye boyun eğmiş durumdayız. Bundan bol bol ye, ama şuna sakın dokunma; bunu arada bir tüket, şunu da kırk yılda bir gibi diyet önerileri sunulmaktadır. Çoğu insan için bu tavsiyeler iyi bir başlangıç noktasıdır. Tıpkı siyasetimizin genellikle bölgesel ve kültürel mirasımızın yansıması gibi beslenme düzenimiz de aslında genetik mirasımızın bir yansımasıdır. Örneğin, Asya kökenli çoğu insan için süt ve süt ürünler, damak zevkine uymayan tadının yanı sıra sindirime de düşman olabilir. Atalarınız, kökenimiz Batı Afrika veya Avrupa’ya dayanıyorsa Asyalıların sahip olmadığı, hayvanların sütünde doğal olarak bulunan şekerlerden biri olan, laktozu parçalamak için gerekli enzimleri üretebilecek bir gen yapısına sahipsiniz demektir. Sonuç olarak şunları not edin lütfen: Düzgün yiyecekler bulun, atalarınız gibi beslenin – ama onlar kadar çok yemeyin – fiziksel etkinliklerde bulunun ve doğru yolda olup olmadığınızı anlamak için vücudunuzun verdiği ipuçlarına kulak kabartın.

Bugün karmaşık bir genetik sorunla karşı karşıyayız. Şöyle ki: Kalıtsal özelliklerimiz ile bulunduğumuz ortam arasında göze batan bir uyumsuzluk var. Hareketsiz veya çok az hareketli bir konumda olmamız nedeniyle geçmişteki kadar kaloriye ihtiyacımız yok. Sorun sadece tükettiğimiz besin miktarı değil, yiyecek seçimimiz genetik kalıtımımız için ideal olmaktan uzak. Ucuz gıdaların bolluğu obezite oranlarını tarihin hiçbir devrinde görülmediği kadar yükseltiyor.

Hayatımızın genlerimiz üzerindeki ilginç etkilerine yönelik örneklerden biri kahve ile sigara içen tiryakilerinde görülür. Sigara içenlerin kahveyi nasıl sorunsuzca tükettiğine dikkat etmişsinizdir. Bunun cevabı genlerde saklı: Aslında vücudumuz tüm zehirleri parçalamak için CYP1A2 genini kullanır. Zehirli içeriğine bakarak tütünün, dumanın, CYP1A2 genini harekete geçirdiğini/açtığını görmek şaşırtıcı değildir. Bu gen aktif hale geçtiğinde kahvedeki kafeinin parçalanması kolaylaşır. Burada vurgulanmak istenen sigara içtiğinizde, vücudunuzda kahvedeki kafeini parçalamanın şekli veya yöntemin değişmesidir. Kuşkusuz yazarın burada sigara ve kahve içmeyi önermek gibi bir niyeti yoktur.

Çoğu insanın vücudunda amonyak düzeyinin normalden yüksek olması titreme, nöbet, ve komaya yol açabilir; bazı çocuklarda bu durumu tetikleyen işlenmiş etin aşırı tüketimi kavgacılığa ve konsantrasyon eksikliğine neden olabilir. Tam da bu satırların düzenlendiği günde (27 Ekim 2015) Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sosis, pastırma, sucuk ve jambon gibi işlenmiş etlerin kansere yol açtığını resmen açıkladı (Hürriyet 27.10.2015 s.5).

Hepimiz genetik yapı bakımından birbirimizden farklı, eşsiz yaratıklarız. Beslenme şeklimizi en iyi hale getirmek, beslenme eksikliklerini önlemekle ayni şey değildir. Genlerimizi ve metabolizmamızı araştırarak bizim için en uygun yiyeceklere dair ipuçları bulabiliriz ve bulmalıyız da. Bu bulgular tüketmemiz ve tüketmememiz gereken besinler hakkında önemli çıkarımlar sağlayacaktır.

Doktorlar genellikle tüm toplumu tedavi etmekten ziyade bu toplumdaki bireyleri tedavi ederler. Bunun anlamı, yani tam anlamı ile size uygun, kişiye özel reçetelerin hazırlandığı bir dünyaya doğru gidiyoruz demektir; umarım çok geç kalmayız. Yani balık yağı takviyesi, miras alınan genlere bağlı olarak bazılarının kolesterol seviyesine iyi, bazılarınınkine ise çok kötü etki edebilir. Herhangi bir doz ilaç, ortalama genlere sahip, ortalama erkek veya ortalama kadınlar içindir. Ortalama hasta diye bir şey yoktur. Bu nedenle fazladan kimyasal maddeleri vücudumuza sokmadan “tedbirli olmak pişman olmaktan iyidir” yaklaşımı kesinlikle yararlı olacaktır.

Tıp alanı için geliştirilen bu görüşün çocuk ve öğrenim süreçlerine de yansıtılmasında eğitimcilerin geç kaldığı kanısındayım. Eğitim kurumları, okullar, öğretmenler toplumu eğitmekten öte, bu toplumdaki bireyleri geliştirmeyi hedefler. Her çocuğa uygun programların (müfredatların) hazırlandığı bir eğitim modeline yönelmek. Ders anlatmak (takrir) bir çocuğu etkin konuma getirmek için yeterli olurken, bir diğerinin ders sürecinde sıkılmasına neden olabilir. Eğiti sitemimiz ortalama bir program anlayışı ile öğrenim kazanımlarında “vasat” düzeyi benimsemiştir. Her çocuk için ayrı farklı eğitim ortamı çok zor ve uzak bir tasarı olarak görmek gibi kolay bir yargıdan uzak durmaktan sakınmak gerekir.

Sağlaklık veya Solaklık uzun süre okullarımızda bir öğrenim, zaman zaman da yönetim sorunu olmuştur. Bilimciler arasında solaklar için yaygın olarak sinister kelimesi kullanılıyor; bu kelime Latince’de “sol” anlamına gelirken, daha sonra sıkıntılı, kötü durumlar ile ilişkilendirilmiştir. Solak olarak doğmanın tıbbi sonuçlarını hiç merak ettiniz mi? Duyunca şaşırabilirsiniz ama solak kadınların menopoz öncesi meme kanserine yakalanma ihtimali, sağlaklardan en az iki kat daha fazladır. Araştırmacılar, bu etkinin rahimde belirli kimyasallara maruz kalmakla ilgili olabileceğine ve genlerimizi etkileyerek hem solaklık hem de kansere yatkınlık için zemin hazırladığına inanmaktadırlar.

Ellerimiz, ayaklarımız ve hatta gözlerimiz konusunda çoğu insanın sağ tarafı daha baskındır. Baskın ayakla baskın elin her zaman aynı yönde (eşleşik) hareket ettiğini düşünebilirsiniz, fakat sağlaklar için bu her zaman geçerli değildir ve solaklarda daha da nadiren geçerlidir. Pek çok insan eşleşik değildir. Sporda bu tipler için ters ayaklı denir.

Siz de ters ayaklı olup olmadığınızı anlamak için kendinizi merdiven dibinde yukarıya çıkmaya hazırlanırken düşünün. Hangi ayağınız önce hareket ediyor? İlk hayali adım sol ayağınızla atıyorsanız büyük ihtimalle siz de ters ayaklı kulübe üyesiniz. Bunu hissetmedinizse çoğunluğa dâhilsiniz demektir.

Bazılarımızın solak, sağlak veya ters ayaklı doğma nedenin beynimizin oluşumundaki önemli ve erken bir dönemle ilişkili olduğu düşünülüyor. Bu durum için kullanılan laterizasyon teriminin en yaygın açıklamasına göre, beynimizin her iki tarafında işlevsel uzmanlık alanları gelişmiştir. Birden fazla karmaşık görevi bu işbölümü sayesinde yerine getirmemiz mümkün olur.

Çalışırken ıslık çalar mısınız? Beyninizin üstün laterizasyon yeteniğine teşekkürler. Araba kullanırken telefonla konuşabiliyor musunuz? Bu da laterizasyondur.

Peki, sağlaklar neden çoğunluktadır? Türümüzün en önemli görevlerinden biri iletişimdir ve iletişim genellikle beynin sol tarafında gerçekleşir. Bazı bilimcilere göre sağ tarafımızın baskın olmasının nedeni budur; çünkü beynin sol tarafı sağ tarafındaki kasları kontrol eder.

On yıldan uzun süredir el baskınlığının genetiği ile ilgilenen Amar Klar, el baskınlığının bir genetik sebebi olduğunu, hatta belki de tek bir genden kaynaklandığını destekliyor. Bu kapsamda tek yumurta ikizlerinin her zaman aynı eli baskın kullanmadığı kanıt olarak sunulmaktadır. Klar, çalışmalarında bu geni aramaya devam etmektedir. Farklı bir düşünce şekline göre solaklar gelişim ya da doğum sırasında bir çeşit nörolojik travmaya veya hasara maruz almış, bunun sonucunda beyinlerin bağlı şekli etkilenmiştir. “travma teorisi” için kanıt sıralayan bazı bilimciler, erken doğan çocuklarla solaklık arasında ilinti bulan çalışmaları da işaret etmektedirler.

Anne babaların, okullarda öğretmenlerin solak öğrencilere ilişkin yerleşik bir kısım kanılardan, örneğin solakların daha zeki, yazılarının güzel, yetenekli oldukları benzeri yargılardan sıyrılarak, solakların çocukların farklı olduklarını kabul etmek yeterlidir. Ancak okul araç gereçlerinin sağlanması sırasında solaklar için imal edilmiş olanların da sağlanmasına dikkat etmek gerekir.

Kromozomlar açısından kadınlar ve erkekler arsındaki başlıca fark, erkeklerde Y krozomonu bulunurken kadınlarda bulunmamasıdır. Şimdi ilerleyen ultrason tekniği ile gelişme aşamasındaki bebeklerimizin puslu bir resminden çok daha fazlasını, doğum öncesinde kalıtsal DNA’sının çekilmiş bir fotoğrafına sahip oluyoruz. Böylece XY erkek, XX kadın demektir. Ancak bu dar kapsamlı ve klasik bir cinsiyet tanımlamasıdır. Cinsiyetin isimlerden tutun da giysi model ve renklerli ile tuvalet ayrımına kadar pek şeyle bağlantılı olan bir dünyada cinsiyet belirsizliğinden söz etmek utanç verici değildir. Çoğu kez erkek ve kız çocukların cinsel organ yapılarında önemli farklı yapılar gözlenebilir. Çoğu kez aileler bunu farkına varmazlar, belli bir yaştan sonra çocuklar da bu farklı yapılarını gizlemeyi tercih ederler.

Kitabın özetlemesine girerken değinildiği gibi, genomlarımız yaşadığımız çevreye uyum içinde varlığını sürdürüyor; açılmak ve kapanmak yoluyla ihtiyaçlarımıza her an tam zamanında yanıt veriyor. Genellikle ana rahmine düşmemizden doğuma, oradan şu an bulunduğumuz noktaya gelmemizi sağlamak için mecburen gerçekleşen ve her gün hiç durmadan gerçekleşmesi gereken tüm bu karmaşık ve akıllara durgunluk verecek kadar gizemli olaylara uyum sağlamaya, ancak kendi başımıza veya sevdiklerimizin başına korkunç bir şey geldiğinde başlıyoruz. Evimizde su sızdırmaya başlayan bir boru gibi çatlayana veya patlak verene kadar ilgilenmiyoruz, çünkü bilgimiz dışındadır.

Hayatta böyle. Genellikle, vücudumuz varlığını sürdürmenin karşılığında fazla bir beklentiye girmez. Günde birkaç bin kalori, biraz su ve biraz hafif egzersiz. İşte bu kadar. Değerli hayatımızı korumak için ödememiz gereken tek bedel bu. Vücudumuz minik mesajlar salarak bizi bu davranışlarda bulunmaya iter. Bunlar öylesine kendiliğinden gerçekleşir ki çoğumuz hayatımız boyunca fizyolojimiz ve genetiğimiz hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeyiz.

Tüm bu gezegende bir eşiniz daha yoktur. Ama açık söylemek gerekirse, genetik açıdan benzersiz olsanız bile size gerçekten benzeyen çok sayıda insan vardır. Bizi farklı kılan şey çok ufak genetik değişikliklerdir. Bunların bahşettiği ender durumlar bize bir armağan da olabilir. Nadir bir hastalığa yakalananların varlığı, geri kalanlar için tıbbi keşiflere ve tedavilere vesile olabilir.

Laron Sendromuna sahip tedavi görmemiş bir çocuğun boyu tipik olarak 1.40 cm. den kısadır. Ayrıca alınları çıkık, gözleri derinde, burun köprüleri basık, çeneleri ufaktır. Dünyada bu hastalığa sahip 300 kadar kişi var ve üçte biri Ekvator’un güneyindeki LOJA eyaletinde yaşıyor ve görünüşe göre bu insanların hepsi kansere karşı bağışıklığa sahip. Peki neden?

Laron sendromunu anlamak için madalyonun öbür yüzünü Gorlin sendromu denilen genetik bozukluğu bilmemiz gerekir. PTCH1 geni, Patched-1 bir protein oluşturur. Bu protein hücre büyümesini kontrol altında tutmakta etkendir. Bu işlemin düzgün gerçekleşmediğinde hücreler özgürce bölünme ortamına kavuşurlar ki bunun yaşamdaki anlamı kanserdir. Gorlin hastalarda görülen hücrelerin başıboş büyümesine karşın, Loran sendromlu kişilerde hücrelerin büyümesi şiddetle bastırılır ve hücrelerin “kanser” olarak başıboş büyümesi engellenir.

Bu özet metinde, genetik mirasımızın deneyimlerimizi nasıl değiştirebileceğini vermeye çalıştım. Artık bildiğimiz gibi esneklik hayatımızda ve bu gezegendeki tüm hayatlarda kilit önem taşır. Öğrendiğimiz şudur ki sertlik, dayanıklılığın sürpriz düşmanı olabilir. Genetik mirasımızla ne yapabileceğimizi bilmek, bize bu mirası şekillendirme gücü verir. Tüm dünyaya hitap eden mükemmel bir diyet yoktur. Bize veya çocuğumuza faydalı olan bazı diyetlerin başka birileri için ölümcül olabilir. Bir çocuk için geçerli olan geliştirme yöntem ve tekniklerinin bir başkası için hiç geçerli olamayacağını, “çocukların birbirinden farklı olduğu”, söylemini eylem ortamı için artık sumen altından çıkarmamız gerekecek.

Genetik kuvvetimiz sırf önceki nesillerden aktarılan genlere bağlı değildir. Aldıklarımızı ve verdiklerimizi dönüştürme fırsatına bağlı olarak yaşıyoruz ve böylece hayatımızın akışı tamamen değişiyor.

Aytaç AÇIKALIN

Aytaç AÇIKALIN

Kendi deyişi ile: O, "güncel bir eğitim dinazorudur." Diyarbakır’ın Kabi (Bağıvar) köyünde İlkokul öğretmenliği ile başlayıp 12 yıl ilköğretmen okullarında "Essah öğretmen yetiştirmeye gönül ve emek verdi." Hatay ve Edirne Milli eğitim müdürlükleri sonrasında üniversitede, "bildiklerinin yeniden inşasına (yapılandırmasına) girişti." Eğitim Yönetiminde doktora unvanını, 1995 yılında, profesörlük kariyeri ile noktaladı. Üniversite çatısı altındaki akademik yaşamını 2002 yılında emekli olarak tamamladı. Kendi deyişi ile: "Çekildi izzet-i ikbal ile babı ulemadan". Bugün "Gerçek anlamda eylemli akademik yaşantısını" insan kaynağının geliştirilmesi çalışmaları ile sürdürmektedir. Birikimlerini İnsanların başarısı ve mutluluğu için herkes ile paylaşmaktan çok mutludur

BEĞENEBİLECEĞİNİZ DİĞER YAZILAR

Bir Cevap Yazın